Nazar Değmesin...

Yarabbi kimseyi açlıkla imtihan etmesin. Gerçekten çok zor. Hep klişelerden gidiyoruz, bunlarda bana dert oldu tam anlamıyla. Ha nerden geldim buraya, bir haber sitesinde okudum az önce (isim vermiyom reklam olmasın diye aklımca) son yapılan istatistik, anket, araştırma vs. sonuçlarına göre dünyada 1 milyar kişi açmış.

Bu araştırmalar, anketler de iyice ayağa düştü. Adamlar sana verileri veriyolar, durumu anlatıyolar, hiç birşey yapmıyorsun. Bilime resmen şamar oğlanı muamelesi yapılıyor. Madem çözüm bulamayacaksın ben ne diye araştırıyosam habire birşeyleri. Bu bilim alanları bazen tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne gerçekleri. Tamam arada fareye kulak gibi işler de yapılıyor, ama bu tür araştırmalar tam anlamıyla, surata inen malibu terlik gibi.

Klişe olması durumuna gelirsek, bu haberlerve araştırmalar her sene yapılır hemen hemen. Yapılmasa da sen zaten bilirsin hergün insanların daha fazla açlığa itildiğini, fakirleştiğini ama birşey yapamazsın. Bazıları bunlar adına vakıf kurar, içlerini rahatlatır, uğraşıyoruz ya işte daha ne yapalım durumuna getirilir.














Afrikada'ki çocukların resmini herkez görmüştür. Hani şu etrafında akbabalar gezen küçük, zayıf Afrikalı çocuk. Aynı şekilde, bazı "gelişmiş", "medeniyet" ve demokrosi goygoycusu ülkelerdeki, fast food zincirlerini görürsün, orada obezitenin tavan yaptığına dair haberler okursun. Oralarda da yapılır anketler, çıkar istatistikler.

Gözünde canladır, tahteravanı hatırlarsın, küçükken parklarda anlamsız bir şekilde binilir. Birinin üstteyken diğerinin aşağıda olması mantığına dayanır bu oyun. Anlık zafer hissi yaşatır. Her neyse aşağıda olan kısım da bu obez, fast food veletlerini düşün, üstte kalan kısımda da Afrika'daki o küçük çocuğu. Yukarıdaki çocuğun mutlu olması gerekir, diğerinden yukarıda olduğu için. Canlandırdın mı, tamam, şimdi bu yukarıdaki Afrikalı çocuk için yapılan anketleri, kurulan vakıfları bu çocuğun sahte başarısı gibi düşün. Onu mutlu etmeye çalışan ama bir işe yaramayan şeyler olarak düşün. Aşağıdaki doğuştan hormonlu bünyeyide elinde birşeyler atıştırırken düşün. Aşağıda olması onun umrunda bile değil. Onu hiç etkilememiş, elindekini yemeye devam ediyor.

Durumun ekonomik denelerden, gelir düşüklüğünden kaynaklandığını söylüyor araştırmalar. Afrika üzerinde oynanan oyunlardan kimse bahsetmiyor. Çünkü herkez zamanında bir kere oynamış o oyunu, kimse kimseye b.k atamıyor bu yüzden. Tekrar canlandır tahteravanı, az önceki sahneyi. Şimdi o ekonomi ne tarafa doğru ağır basıyormuş, gelir nerede ağır basıyormuş ve diğeri neden yukarıda kalıyormuş düşün. Birinin yukarıda asılı kalmasının nedeni neymiş...

Bırakın, İşim Gücüm Var...


Falling Down

Yönetmen: Joel Schumacher

1993

Şehir yorar insanı. Ne yapacağını bilemezsin, kaçamazsın bi tarafa, bekleyemezsin, dayanamzsın. Bunaltır da bunaltır.

Şehir acayip bir karmaşadır. Yolda yürüyemezsin. Yanlış insanlarla karşılaşman olasıdır. Başının belaya girmesi muhtemeldir. Eğer sen yanlış insanlardan biriysen, bu yine de hiç bir şeyi değiştirmez. Hala yanlış insanlarla karşılaşabilirsin.


Trafik yüzünden kızının doğum gününe geç kalan bir adam. Karmaşadan sabrı kalmamış ve yanlış insanlarla karşılaşan yanlış bir adam.


Şunu öğrendim ki, kalabalık bir şehir yerinde, öğle sıcağında asla kızının doğum gününe giden bir adama bulaşma.


Şehir insanı nasıl yorar, bu karmaşa adamı nasıl psikopat yapar, şiddet nasıl doğal bir hale gelir; işte böyle gelir.


Üstüne çok gelinen, bu ortamdan sıkılan arkadaşlar için...


Eğer o adam sensen aman diyim bana bulaşma.

Balıklarla ve balıklarsız...


Dream With The Fishes

Yönetmen: Finn Taylor

1997

Herkes sıkılır bu hayattan zaman zaman. Gitmeyi düşünür. Dünyaların ötesine gitmeyi düşünür. Hayat biraz saçma biraz mantıklı biraz kendine göredir. Başarılar ve başarısızlıklar tarihidir bir yerde herkes ve herşey için.


Başarısızlıktan ve güvensizlikten intiharın kıyısına gelmiş bir adamı ne durdurabilir. Yaşamayı seven ve ölümü kaçınılmaz olan biri olabilir mi?

Tabii ki olabilir. Tam zamanında oluşan bir ikili ve yaşamayı sevmeyle, ölüme alışma noktasında bir hikaye.

Keyifli mi keyifli, duygusal mı duygusal vs. her ne arıyorsan...Tavsiye edilir, bilgilerinize sunulur...

Balıklarla ne alakası var ?

THIS IS A FILM

This is a film about a man and a fish
This is a film about dramatic relationship between man and fish
The man stands between life and death
The man thinks
The horse thinks
The sheep thinks
The cow thinks
The dog thinks
The fish doesn't think
The fish is mute, expressionless
The fish doesn't think because the fish knows everything
The fish knows everything

Evrim...

Harun Yahya ve şurekasına ve onlarla birlikte bir yere gidebileceğini sananlara...

Sevgilerle mi? Tabiki değil...







Küresel Isın-MA!!!


Herkes diline doladı bunu. Koftiden çevrecilerin dillerinden düşmeyen bir prim zımbırtısına dönüştü bu. Birine çevre, ekoloji demeye gör, hemen alacağın cevap küresel ısınmadır. Nedir küresel ısınma? Cevap: Çok kötü birşey. Başka ? Yok. Bence de yok. Başka söze ne hacet var.


Hatırlarım Başbakan Kyoto protokolleri ile ilgili "du hele, diğer gelişmiş ülkelerle aynı seviyeye gelelim de ondan sona imzalarız" demişti. Daha sonra törenlerle imzalandı. İmzalanmadığı zaman hiç bu kadar yaygara koparılmadı ama imzalanınca törenlerle duyuruldu neredeyse. Buda az önce söylemeye çalıştığım prim meselesinin bir örneğidir. "Küresel ısınma" diyebilmek, artık bir entelektüellik seviyesi oldu. Ha artık ısındı ısınacağı kadar artık yapacak pek birşey yok gibi geliyor. En fazla yapabileceğimiz (her ne kadar dünyanın kendini toparlayacağına güvensem de) sadece zamanı daha da geçiktirmek. Başımıza gelenlerden veya geleceklerden sonra sızlanmanın bir anlamı yok. Kuzu kuzu bekleyeceğiz neler olacağını.

Peki nedir küresel ısınma?













Budur...

Nice 25 Kasımlara...

Bende ne zaman bu tür işler başlıcak diye merak ediyordum. Arada bir böyle çoşkun hamleler yapılıyor. Gönül ister ki devamlı bu tür tepkiler organize edilsin. İşçiler, memurlar ellerindeki en güçlü silahı kullanabilsinler, devletler de bunun farkına varabilsinler.

Bu insanlar bütün işleri, bütün işleyişi yöneten insanlar. Bir gün bile, gittikçe teknoloji esiri olan ve saçma bir şekilde karmaşıklaşan hayatı nasıl bir sekteye uğratır bilemiyorum. Gönül ister ki 2 gün, 3 gün, 1 hafta sürsün, sürsünde herkes bir kendine gelsin.

Yapılacak yorumları duyar gibiyim. Hem vatandaş, hemde gazate ve siyasetçiler yine halkın günahı ne edebiyatı yapacaklar. Yapsınlar. Şu an basın nasıl herkesi basın özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı tepkiye çağırıyorsa, bu tepkiyi de anlayıp destek olmalı. Tamam vatandaş madur olacak ama unutulmamalı ki bu insanlarda vatandaş ve görevleri yok pahasına insanlara hizmet etmek değil.

Umarım herkes bu tepkiye iştirak eder. Lafı uzatmaya gerek yok, nice 25 kasımlara...

O Ay'ı da Bir Parçalayında Soracam Ben Size...


Dünyamızın medar-ı iftarı, bilim öncüsü, teknolojimizin güvencesi aynı zamanda Amerika denen ilçemizin bir numaralı ihraç mallarından olan NASA geçenlerde Ay'ı bombaladı. Evet, gitti bomba attı Ay'a.

Ay'da kurulacak bir üs için çalışmalar yapan NASA, dünyadan mazleme götürmenin pahalıya geleceğini hesaplayıp, ihtiyacı oradan karşılamak istiyormuş. Bombayı da, Ay yüzeyinde, katmanlarında yada hernerdeyse, bulunan affedersin "ossuruk" kadar suyu bulmak için atmış.

Bir gün gökyüzüne baktımızda, canımız
kanımız Ay'ımızın iki parça olduğunu görürsek, işte o gün herkesi aynı safta görmek istiyorum. Okyanusu yürüyerek geçelim hep birlikte, gidip ağzını burnunu bir güzel kıralım NASA'nın.




Gece Neler Oluyor Sokaklarda...


Night On Earth

Yönetmen: Jim Jarmusch

1991

Güneş gökyüzünde belirdiğinde herşey ortadadır. İnsanları, şehri ve karmaşayı görürsünüz. Peki ya gece? Aydede yukarda belirip de soluk ışığıyla etrafı aydınlatmaya başladığında?

Bu saatte olanları bilmek birkaç kişinin elinde olan birşeydir. Bu deneyimi yaşamak herkese nasip olmaz. O saatte fahişeler, suçlular, polisler ve taksicilerdir bunların tanıkları.

Bir gece de, 5 ayrı şehirde, 5 farklı taksicinin başından geçen olaylar. Fırsatı kaçıran bir bayan taksici, taksi kullanmayı bilmeyen göçmen bir taksici, kör bir bayanı taşıyan bir taksici, gece güneş gözlükleriyle dolaşan ve yolcusu bir peder olan taksici ve Rusya'nın soğuğunda sarhoşlara derdini anlatmaya çalışan bir taksici. İlk bakışta garip gelen ama aslında hiç de yabancı olunmayan olaylar sinsilesi...

Komik, düşündürücü, samimi ve akıcı. Eğer birde farklı kültürlere ilgi duyursan ve daha önce bir Jim Jarmusch filmi izlediysen, hiç düşünme.


Okuma, Okutma...

"Üniversite okuyan herkes iş bulacak diye bir şey yok." Başbakanın kendi sözleri bunlar. Bu bir gaf mıdır yoksa bilinçli olarak söylenmiş sözler midir anlamak zor. Sanki birşeylere alıştırılmak isteniyormuşum gibi geliyor. Sanki kabahatin arkasından çekilmek, sorumluluğu başkasına atmak gibi geliyor bu bana.

7 sene okudum üniversitede. Lisans ve lisansüstü eğitim aldım. Şimdi geleceğimin teminatı olarak bu sözleri duyuyorum. Ne düşünmem, nasıl hissetmem gerekiyor şimdi. Hani eğitim önemliydi, hani okur yazar oranı artıyordu?


Hadi onuda geçtim bir ton kadrosu bile hazır olmayan, maddi olarak yetersiz üniversite açtınız, bu yaptığınız eylemleri bu sözlerle bağdaştırmak çok zor.

Ben neden okudum eğer çalışamayacaksam, bilgimi değerlendiremeyeceksem, öğrendiklerimi hayatımı idame ettirebilmek için kullanamayacaksam.

Hani işsizlik azalmıştı, kar ediyorduk ülke olarak, gelirimiz yükseliyordu, acayip bir refaha erişecektik önümüzdeki yıllarda.

Sonra bu ülkeden ayrılan, ayrılmak zorunda kalanları vatan hainliğiyle suçluyorsunuz. Destek istendiği zaman çekilip, başarı elde edildiği zaman milletce ortak olmaya çalışıyorsunuz utanmadan.

Dalga mı geçiyorsunuz?

Taş Atmak yada Atmamak, İşte Bütün Mesele Bu...

IMF gibi bir oluşumu savunmanın mantığı nedir acaba. Dünya çapında, "legal" bir şekilde insanları köleleştiren bir kurum nasıl savunulabilir. İnsanlar bilmedikleri, anlamadıkları konuların nasıl silahşörlüğünü yapabilirler. Ve bunu yaparken de yüzlerindeki iğrenç gurur ve görevini yapmış olma mutluluğu ifadesi...

Şu yorumlar çok canımı sıkıyor; "böyle eylem mi olurmuş, eline ne geçicekmiş sağı solu kırarak, haklıyken haksız olunuyormuş, gençlik nereye gidiyormuş" vs. vs. vs.
Başbakan, gösteriler için yer ayrıldığını gidilip oralarda eleştirilerini yöneltmelerini istedi konuşmasında. Öncelikle şunu açıklığa kavuşturmak lazım, eylem bir başkasının istediği yerde istediği şekilde yapılmaz. Bu hareketin mantığına aykırıdır. Burda amaç bağırıp çağırmaktan öte bir yaptırım uygulatmak, olumsuzluğu eleştirmekdir. Yoksa dağlara taşlara bağırıp çağırıp stres atmak değil. Nedense siyasetçiler bunu böyle algılamak eğilimindeler. Gidin oralarda söyleyin ne söyleyecekseniz diyor adamlar. Bunu da demokratik hakkımız olarak bize lütfediyorlar.

Eylem hakkınız var, herkesin eleştirilerini yöneltme hakkı var ama bizim istediğimiz yerde ve şekilde. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Bir kere eylem hakkı devletin yurttaşlarına sağladığı, lütfettiği birşey değildir. Eylem hakkı doğuştan gelen bir haktır. Malesef bütün iktidarlar bunu sanki kendileri sağlamış yurttaşlarına bahşetmiş gibi davranıp bunu da bir çıkara dönüştürme eğilimindeler. Eğer eylemci olarak bunu kabul noktasına gelinmişse artık devletin koyduğu kurallara tabii olmuşsun demektir. Karşı olduğun şey zaten bu devlet, bu sistem ve bu sözde demokrasi, peki buna aynı sistemin kurallarıyla nasıl karşı çıkabilirsin yada karşı çıkman beklenebilir.

Okuduğum bütün gazete yorumlarında cam çerçeve kırmanın mantıksızlığından ve bu verilen "hakkın" kötüye kullanılmasından bahsediliyor. Bu çok bilmiş gazeteci arkadaşlar IMF gibi bir kuruluşun protestosunda, bankalara ve kapitalizmin simgesi olmuş kurumlara zarar verilmesini neden garip buldular, neresini anlayamadılar bende bunu anlayamıyorum. Neye, neden karşı olunduğu yeterince açık değil mi? Herşey hakkında yorum yapabilen, herşeyi bilen bu arkadaşlar bunun neresini anlayamadılar. Anlamadılar mı yoksa anlamazlıktan mı geldiler? İkditar korkusu artık içgüdüsel birşey haline mi geldi, bir otokontrol mekanizması mı yaratıldı yoksa insanlarda?

O kırılan yakılan işyerlerinin günahı neymiş? Neymiş ben söyleyeyim, hiç bir zaman o meydanlarda haklarını savunamamış, seslerini yükseltememiş olmaları. Hatta daha ileriye gidip, özürü kabahatinden büyük bir şekilde, bu sistemin gönüllü milisleri haline gelmeleri. Bir kere de sizi görseydik, o meydanlarda, bir kerede beraber yürünseydi, ses beraber yükselseydi, o camlar çerçeveler inermiydi. O camlar çerçeveler sizin yüzünüzden indi bence biraz da...

O çok sevimli islamcı arkadaşlar da buldukları her fırsatta faize karşı olduklarını, faizin haram olduğunu söyledikleri halde, ne zaman böyle bir protestoda, eylemde görüldüler? İlla ki yakıp yıkmaları gerekmezdi, buna karşı olduklarını belli etseler yeterdi. A tabi onlar bunu faiz olarak adlandırmıyorlar artık. O zaman haram olmuyor tabii. Bir kenara çekilip, insanları bölücü, terörist olarak etiketlemeyi bilin ancak. Koymuş olduğunuz kuralların arkasına saklanarak, o kuralları savunanları taşlayın şeytan diye. Ondan sonra bu taşlar niye cam kırıyor diye oturup düşünün bir.

Güvenlik güçleride gaz bombası atmayı hobi haline getirdi gibime geliyor. Spor olsun diiye gaz bombası atıp, biber gazı sıkıyorlar. Meydana çıkılmasını engellemek istiyorlarmış. Orası eylem alanı değilmiş. Aynı alanda, Polis günü kutlanırken binlerce polis vardı, kendi günlerini kutladılar o meydanda, hemde saatlerce trafiğin aksaması pahasına. Kimseden biber gazı gelmedi nedense? Demek ki istenilince toplanılabiliyormuş...

Birde bir teyzenin "ne eylemi yaa, neden böyle yapıyorsunuz, ne işiniz var" diye azarlamasına ne demeli. Kime ne anlatıcaksın, kim için, ne için uğraşıyorsun ki ? Halk kendini bırakmış, sen tutmaya çalışsan ne olur...



 
Related Posts with Thumbnails
© 2009 - Bir İnsanı Sevmekle Başlar Herşey.. | Free Blogger Template designed by Choen

Home | Top