ahlak masası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlak masası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zorunlu Seçmeli...

Doğduğun zaman normal olarak kimse sana soru sorma ihtiyacı duymuyor. İlerleyen zamanda kısmen sorulara maruz kalıp, beklenebilir cevaplar verebiliyorsunuz. Ancak bütün sorumlulukalar yüklendiği zaman, artık geri dönülmez noktya gelindiğinde başlıyor asıl sorular. Şu nedir, bu nedir, o neden böyle yapılır gibi en basitinden tutunda taki ölünce başınıza dikilen 2 melek arkadaşa, münkir ile nekire kadar...O saatten sonra da, o malum yerde tabii kendini savunamıyorsun. Ben böyle biliyordum, bana böyle öğretildiydi diye...

Anladığım kadarıyla orada bunu pek yemiyorlar. Bu tartışmaya noktayı koyan ve seni saf dışı eden nokta da özgür bir birey olduğun yada tanrı katında isen cüzi miktarda irade ve akıl verdikleri yani karar verme aşamasında muhtaç olduğun tüm kudretin aciz bedenindeki üstün ruhunda olduğu argumanı oluyor. O saatten sonra savun savunabilirsen. Meleklerin yada seni yargılayan diğer ölümlülerden pedagoji yada psikoloji eğitimi almış olmalarını öngörmen yada talep etmen de pek mümkün değil.

Seçimlerinizin çoğu aileniz yada bağlı bulunduğunuz topluluk tarafından yapılıyor. Bunların çoğu hayati de olabiliyor. Bu bahsettikleri "özgür" sıfatına layık görüldüğünüz de değiştirmek için fazla vaktiniz kalmamış yada vaktinizin geri kalanı değiştirmeniz yüzünden dışlanmakla geçiyor.

Konuştuğunuz dilden, inandığınız şeye kadar hatta popüler yazarların bile artık bahsettiği, en azılı kapitalist kafaların bile kabullendiği ne alacağınıza kadar seçimleriniz yapılmış durumda. Hatta bir ara memlekette modaydı "abi zaten bilmemkaç milyon lira borçlu doğuyoss, abi?" türü söylemler.

Aslında bir açıdan bakarsak cahil anne-babalar yada öğretmenler yada "kanaat önderleri" içinde oldukça pratik bir yol. Seçimlerinin önceden yaptırılması, aynı şekilde seçimleri önceden yaptırmak. Düşünmek zorunda kalmayıp, enerjinizi muhafaza etmiş oluyorsunuz. Bir de çocuğunuzun sorduğu " Annnaaa ben nasıl oldum?" yada " Buralarda bir yerlerde dedem olacaktı, nereye gitti o?" yada "Burada neler oluyoooor?" sorularına pratik bir şekilde cevap veriyorsunuz. Ne şiş yanıyor ne kebap, topu hemen ilahiyata bağlıyorsunuz. Normal olarak bilmediğiniz bir şeyi de anlatabilmeniz mümkün değil aynı zamanda bilmiyorsanız zaten öğrenmek zorunda da değilsiniz gibi oluyor.

Aynı seçme zorunluluğu şu Aleviler'e de dayatılmakta. Hoşgörüden bahsedilirken sanırım kendilerine hoşgörü göstermemiz bekleniyor. Biz böyle yapıyoruz ama mazur görün artık gibi. Kendi inançlarıyla ilgili resmi ve özgür bir biçimde bilgi alamayıp, çoğu yerde de hor görülme seviyesindeler.(İnançlarının ne olduğu, inanıp inanmadıkalrı beni ilgilendirmez sadece mevcut durumdan bahsetmeye çalışıyorum)


Ha ben tam bunu düşünürken, ne ayıp ne yanlış derken şu haberi gördüm ki, işte dedim tamam, olay budur. Otistik rahatsızlılığı olan küçüklere de beden eğitimi dersinden 1 saat feragat ettirilip, din eğitimi dersi koyulmuş. Bu devletteki uzun zamandır açtıkları diyanet kadrolarına yer bulamayınca artık yer yaratma durumu mu, yoksa gerçekten o çocuklardan bu alanda birşey mi bekliyorlar bilemiyorum. Biraz din fanatikliği gibi de geliyor, biraz da ortaçağı hatırlatıyor. Avrupa'da "deli" kabul edilenleri, içine şeytan girmiş endişesiyle eşek sudan gelinceye kadar döverlerdi, doğu tarafında da bildiğim kadarıyla tesirli dualarla bu işler çözülmeye çalışılırdı. Avrupa'da dayaktan ölen "deli" için şeytan kazandı, yapabilecek herşeyi yaptık, modern din bu kadar ilerledi deyip gönderirlerdi, doğuda da sanırım bunun karşılığı günahı bolmuş olmadı, ne yaptıysak ikna edemedik demek. Acaba bu zorunlu dersin altında bu şekil bir sağaltım çabası da mı var? Seçimlerde birçok yerde "özürlü"lerin otobüslerle doldurulup oy verdirildiklerini duymuştum. Bilemiyorum.

Uzman görüşüne ve aklı başında olan herkesin görüşüne göre beden eğitimi dersi, olayları soyutlaştırma sorunu yaşayan, odaklanmada problem yaşayan, dünyayı bildiğimizden farklı algılayan bu çocuklar için daha yararlıymış.

Ne beklendiğini anlamış değilim bu çalışmadan anlayan varsa anlatsın? Her yol dine mi çıkar? Ol ya da olma ama ne olursa olsun inanan ol mu? Zaten tanrı katında onlara günah yazılmayacağı söylenmiş? Yoksa o da mı hikaye?...

(Zorunlu seçmeli kavramını anlayamamakla birlikte anladığım kadarına hep gıcık olmuşumdur...)


NATO...

Yıl 1953 müydü, 55 miydi? Tam hatırlamıyorum. Rusya, Stalin'in ölümünden sonra demir perde olma iddiasını sürdürmeye çalışırken, Çin de aynı kafada fakat farkı bir fantaziyle Asya'da yükselişe geçmişti. Bu Çin için elbette bir yükselişti zira tarihi boyunca bir türlü birleşememiş,sömürüden sömürüye koşmuş, onun bunun lafıyla kendi oyunlarına gelmişlerdi. Her neyse konu bu değil.

Çin'in bu garip davranışları civar memleketleri de etkilemiş ve adeta üzüm üzüme baka baka kararmıştı. 2. dünya savaşının sonuçlarını yaşamış ve Rusya'dan ödü kopan Amerika, bu kararmaya bir son vermek adına, bu civar eyaletlere, Wietnam'da daha da devam edicek olan "iyi niyetli" müdehalesine başlamıştır.

Her sene bize duygulu anlar yaratan Kore Gazileri bizlere bunun bir hatırasıdır. Kuzey kominist Kore ile savaşmak için, yardım için gittik. NATO adına...


Bize getirisi ne oldu? NATO'ya kabul edildik. Başımız göğe erdi.


Bundan yaklaşık 30 sene kadar önce, Çanakkale Savaşından sonra, anlatılan bir hikaye vardır: Mustafa kemal savaş sonunda bir balo düzenler, belki biliyorsunuzdur ama olsun bilmiyomuş gibi yapın, bütün savaştığımız memleketlerin adamları gelir. Arada bir adamın yüzü asık, pis pis kendisine baktığını görür. Yaverine "git sor bakalım derdi neymiş, neden böyle pis pis bakar bu adam" der. Yaveri gider sorar ve gelip Paşa'ya "Paşam, Çanakkale'de yakınını kaybetmiş ondan size böyle kıl kıl bakıyor" der. Paşa da durur mu yapıştırır cevabı "Sor bakalım o yakınının burada ne işi varmış"...


Arada bizde de olur ne işiniz vardı da buraya kadar kalkıp geldiniz diye dertleniriz adamlara. Aynı şekilde Kuzey Kore'nin, Çin'in bizim yerimizde olduğunu düşünün. Adamlar demez mi bilader ne işiniz vardı burada. Bizim zaten etimiz ne budumuz ne yenileceğimiz belli zaten neden buralara kadar geldiniz diye. Derler. Bizim anzaklar için dediğimiz gibi...


Ha dersin ki bana dış politika, NATO'ya girdik fena mı oldu diye?...(Walla anlatmaktan yoruldum offf...)NATO'nun karar veren 5 başat ülkenin paravan kuruluşu olduğunu, adeta o ülkelerin maymunu olduğunu söylesemi Kore gibi yerlerde de bizim gibi piyon olacak adamları kullanıyor desem. Zaten biliyorsundur bunları. Ayrıca kendinden başkasına yararı olmayan, istediğinin seven istediğini görmezden eglen bir yapı olduğunu söylesem...Hala dermisin fena mı oldu diye...
Dış politika yalamaktan ve yalanmaktan ibaret değil, savaştaki delikanlılığı masa başında kurnazlığa dönüştürmek lazım falan da derim ama uzun sürer hikaye.Anlamıyorsan sadece gaza gelirsin. O da bir işe yaramaz.

Şimdi de füze kalkanı projesi var gündemde. İnsanın kötü espiriler yapası geliyor. Tarih tekerrür mü ediyor ne ooluyor?

Keşke Başbakan o kötü esprilerden birini yapsa da, dese ki " bize kalkan bişey mi var bize ne sizin roketinizden, İran benim burnum dibinde stratejik olarak, afedersiniz g.tümün dibinde, yok aga ben bulaşmam ne haliniz varsa görün" dese, hem gülsek, hem gaza gelsek hemi de alkışlasak...

Anayassaaa...

Hala türban tartışılıyor. İnsan bir iki kelam etmeden duramıyor. Sanırsınız ki memlekette herşey çözüldü, kırılıyoruz demokratiklikten, bırak Avrupa'yı, Amerika, Asya hatta Afrika çatlıyor hasetinden. Bu kadar nasıl demokratik olabiliyorlar diye de bir türban kaldı. Onu da halletsek başımız göğe erecek.

Basının yaptığını da anlamamak yada anlamak mümkün değil. Ayrıca siyasilerde aynı söylemlerle tuzak kurup birbirlerini tuzağa düşürüyorlar. Öyle bir baskı ortamı oluştu ki sanki türbana hayır diyenler bölücü, özgürlük ve demokrasi düşmanı; evet diyenler de dört başı mamur demokrat tayfası, Rousseau'nun kankası falan.

Bu kadar çok şey hakkında bu kadar çok şey söyleyen adamların bunun sadece kafayı örtmekle alakası olmadığını düşünmelerini beklemek saflık olur. Bunun altında tabii ki belli propagandalar var. Olayı bu kadar basit ve tek taraflı ele alıyorlarsa herşeye baştan başlamak lazım.

Bunun bir siyasi simge, bir propaganda aracı ve aynı zamanda özgürlük olarak dayatıldığı sürece istediği gibi konuşma hakkı sağladığı pek görülmüyor sanırım. Yavaş yavaş bu memlekete hassas bir karın oluşturuldu, başı sıkışan oraya vuruyor.

Kendi içlerinde bile bu kadar çok kural vs. koyan bir cemaatin de hükümet kurallarını anlayabilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Hangi cemaati bu kadar özgürlükçü "ne olursan ol gel" mantığında gördünüz? Ben görmedim. Kendi içlerinde gayet katı, ön yargılı ve (herkesi içine dahil etmek istemem ama) tv programlarında gördüğüm kadarıyla son derece çirkef haraket edebiliyorlar. Peki bunun da bir kural olduğu, bir devletin cemaatin keyfine göre yürütülemeyeceğini ve belli kurallara bağlı olduğunu anlamak bu kar zor mu? Değil tabii ki. İstediğiniz kadar komplo teorisi üretebilirsiniz. Açıkcası ben bir ezme ezilme olduğunu düşünmüyorum, daha ziyade başı açık olanlar olmayanlar tarafınadan yıllarca üstü kapalı da olsa "orospu" olarak görüldü. Açık olanların onlara bölyle bir yakıştırmasını duydunuz mu?

Hiç ezildiklerini sanmıyorum, gayette yukarıdan bakan tavırlarla, hele bir de iş dünyasına girdilerse gayet aşağılayıcı bir biçimde dolaşabiliyorlar. (olamayanı ayrı tutarım)

Ha ne diyorduk sanki başka bir şey kalmadı. Bakın tekrar ediyorum bu memlekette kimse iktidarın karşısına çıkıp konuşamadı. Bazı tv kanallarının, gazetelerin ve yazarların ne hale geldiğini görüyorsunuz. Parasız eğitim isteyen gençlerin 15 yıla kadar hapis cezasıyla yargılandıklarını görüyorsunuz, sınav sisteminde ve eğitimdeki, hatta onuda bırakalım barınma ve beslenme gibi en temel haklar konusunda bile ortada olan ayrımı görüyorsunuz. Adalet konusu hiç açmıyorum bile...


Sonra çıkıp bütün bunları içeren bir sistemde özgürlüğü sadece başörtüsüyle özdeşleştirmek, hedef saptırma, yumuşak karına vurma, hatta daha kötüsü halkı kontrol edemeyeceğiniz bir yere yönlendirmektir. Millet dini konusunda ne kadar hassas biliyorsunuz, devamlı oynarsanız kısa devre yapar, bütün herşey yanar...(belki fenada olmaz toptan yanarız, mikrobumuz kırılır belki, ha nediyosun?)


Dediğim gibi bütün bunlar olurken tek bir zümrenin özgürlüğünü, diğerlerininkini gözardı ederek bir millete bağlamak biraz yanlı düşünmek oluyor. Kendi özgürlüğünü sağlayıp, rahatını koruyup laf eden olunca da yaygara basmanın alemi yok. En azından uygar olmak lazım. O zaman bende bütün istediklerimi yazıp, düzenleyip göndereyim bana göre de anayasa maddesi eklesinler. Geri kalan 70 milyondan bana ne? Ben başı açık cemaate girmeye çalışıyor muyum, bunun için sağa sola bağırıp çağırıyor muyum? Efendim?...

Nasıl başkasının donunu giymiyorsak başkasının anayasasını da kullanamayız, başkası için yapılmış o hepimze olcakmış gibi değişmez bişeyler...Mantar kapar apışaralarımız sonra...

Ezbere Konuşmalar...

Gündemin neresinden tutarsan elinde kalıyor. Uzun zamandır bir şey yazamadığımın farkındayım. Hem işgüç hem de artık olayları o kadar hızlı takip edememe durumum yüzünden kaynaklanıyor bunlar.

Ağzını bozmadan bir şeyler söylemek, yazmak hakikaten zor bir şey olmaya başladı. İşin içine bunlar da karışınca malumunuz, anlatmak istediğin şeyi anlatamayıp, sağa sola küfretmekten ibaret bir kültürün parçası oluyorsunuz. Tam da istemediğim, hatta sayılarının artması yüzünden eleştirdiğim tiplere benziyorum. Buna benzemek, bu konualarda en son istediğim şey. Gün gelip de birinin, karşıma çıkıp "sen de zamanında şöle dediydin" deyip benim de küfür etmekden başka birşey söyleyememem, artık benim de bir çeşit virüsü kaptığım ve mücadele etmemin bir anlamı kalmadığı anlamına gelir. (ya da bilmiyorum kaygılarım çok fazla olduğu için belki de bu tutarlılığı korumaya çalışıyorum, pamuk ipliğini biraz daha sağlamlaştırmaya çalışıyorum, bilmiyorum)


Elinize herahangi bir gazateyi alın. Sayfalar dolusu reklamları atlayın, ki onlar da ayrı bir muhabbetin konusudur, ve haberlere bir bakın. Kabus gibi bir referandum atlattık. Evetti, hayırdı derken bir demokrasi sınavı verdiğimize inandırıldık. Aslında hiç de böyle birşey olmadığını daha önce de anlatmaya çalıştım. Kimsenin umrunda değil demokratik olmak. İçinde bulunduğumuz süreç demokratikleşmeden ziyade, biz bir saltanat yada derebeylik mi istiyoruz yoksa 80 yıl önce temelleri atılmış bir "mimari eserin" bırakın geliştirilmesi, elimizde kalanını mı korumaya çalışıyoruz oylamasına döndü. Tabii ki sonucu belliydi, bazen dağdaki çobanla benim oyum bir mi olacak söylemini haklı buluyorum. Bir an için o romantik ve humanist yanınızı bir yana bırakın, ki bence bu hümanistlik kısmı içinde bir miktarda elitlik barındırıyor, insanlara üstten bakıp acımayla karıştırılıyor. Şu gelinen hale bakın, neredeyse şikayetlerini kahve köşelerinde bile dillendiremeyecek hale geldiniz, yada geliyorsunuz bilmem haberiniz var mı? Kötümser miyim, abartıyor muyum ? Bunu tarih gösterecek tabii ki. Ama Hitleri de bilemezdik o sanat galerilerine resimlerini kabul ettirmeye çalışan çocuğa bakarak. Kahvelerde söylev verirken de bu kadar olacağını tahmin edemezdik. En nihayetin de Almanya da tek parti olup kitapları yaktırmaya başlayınca ve tüm Avrupaya kafa tutmaya başlayınca da bu kadar olacağını bilemezdik.


Aynı şekilde tarihin de tekerrür ettiğini bazen kabul ediyorum. Olmadığını söyleyenler aynı nehirde iki defa yıkanılmayacağını da söylüyorlar. Ama nehrin akış yönünü ve içine giren zevatın aynı mantalite de olduğunu kaçırıyorlar. Aynı mı değil, benzer mi ? evet...


Neyse şu "çoban" meselesine, yani "derebeylik" taraftarlarına dönelim...Bu arada söylemek istediğim tabii ki her çobanla ilgili değil tekrar bir toplumsal vicdan üretip karşısına dikilmek istemiyorum. Kaldı ki bu vicdan denen şeyle mantıklı bir şekilde oturup konuşmak pek mümkün olmuyor. Bahsettiğim çobanın cahili, şunu düşünün basit çıkarlarla hayatını şekillendirmiş, çok fazla memleket meseleleriyle ilgili fikir sahibi olmayan olması gerektiğini de düşünmeyen (ki bu onun suçu olmayabilir ama şunu da unutmamak lazım ki 8 yıllık zorunlu ve parasız eğitim vaadeden devlet bu işten sıyrılamaz, netice de birbirimiz adına karar vermeye geldiğin de işler her iki taraf içinde zorlaşıyor) vatandaşla aynı potada eriyorsunuz. Zarzor okuyup bir yere getirdiğiniz aklınız çoğunluğun kararı denen saçmalıkla bertaraf oluyor. Çoğunluğa baktığınız da kendi çıkarlarını seçmiş bir çoğunluk ve sizin çıkarlarını tamamiyle göz ardı etmiş hatta sizin onun adına düşündüğünüz iyi şeyleri bile bir torba kömürün gazına gelerek bir tarafa itmiş bir çoğunluk. Hemen ayrımcı olduğumu, elitist olduğumu düşünmeyin.

Aynı çoğunluğun baskısı doğuda bir ilimizde 12 yaşında bir kız çocuğunun kendi cinsel tercihlerini yapabileceğini ve dahası 40 tane "aklı-selim, demokratik" vatandaşımızın da bu tercihe iştirak etmesini normal görebiliyor. Adamlar neredeyse suçsuz yahu. Aynı hümanistliği bu kıza da gösterdiğiniz de az önceki "elitist" diyerek eleştirdiğiniz tutumada ihanet etmiş olmuyor musunuz?...(hakim bey sağ olsun bir hayatı daha karartıp, 40 masum "çoşkun"u da hayata yeniden bağladı, Sadri Alışık'ın bir filmi vardı, "Ofsayt Osman" diye, hatırlar mısınız bilmem, hakime bu da mı gol değil diye bağırmıştı, nedense o geldi aklıma)
Bir de seçenlerden ziyade seçilenlere bir bakalım. Millete demokratikleşme dersi veren bir grup insan ama nedense karşılarına halktan kimseyi almıyorlar haklı olsa dahi "ajan provakatör" muamelesi görüp yaka paça dışarı atılıyorlar. Kaldı ki söz üstüne söz söyletmiyorlar. Yeni "rajon" bağıra çağıra konuşup halka el çırptırmak.

Halkın, en azından bir kısmının nasıl zihinsel problemleri olduğunu ve bir çöküntü içinde olduklarını mitingler sırasında gördük. Sanırım hatırlıyorsunuzdur; başbakan herkese evet dedirtmeye çalışıyor, her lafının arkasından "eveeeeeet" diye bağıran bir grup (aynı nı ilk okulda yapardık), bir yerde başbakan sanırım bunlara izin verecek misiniz gibi bir şey soruyor, vatandaş sıcaktan ambele olmuş halde hayır demesi gerekirken metne bağlı kalarak evet diye bağırmaya devam ediyor. Başbakanın kendisi bile şaşırmıştı buna...Açıklaması size kalmış, bu durumu izleyenler daha iyi anlayacaklardır demek istediğimi...


Demokrasi belki güzel birşeydir ama herkesin "eşit" olması koşuluyla. Aynı yaşam standartlarına sahip olamak, aynı eğitim düzeyinde olmak gibi. Bunu sağlayamadığınız zaman herkesin bireysel istekleri öncelik kazanıyor, parçanın bütününü göremiyorsunuz. Birey hak ve özgürlükleri dediğiniz şey, aç vatandaşın akşam ne yiyeceği sorusuna kurban gidiyor. Biraz uğraşırsak halkın büyük bir kesiminin bilinçli olarak cahil bırakılmaya, sınırda yaşamaya mahkum edildiğini de ispatlayabiliriz ama bu kitap olur, bununla birlikte bizi de yakarlar sizi de yakarlar. "Bu ne yarar sağlıkcak kiiii" diyen bir kişiyseniz anlatmanın faydası yok, yok hala acaba mı diye düşünüyorsanız, genel toplum yönetimi, propaganda tekniklerine ve nerelere ne uğruna neler verildiğine biraz daha dikkatli bakmak yeterli olacaktır.

Herneyse yarısına gelince sıkılacağınız bir yazı oldu sanırım. Umarım sıkılmazsınız, ha bu arada evet diyen, sadece buna değil önüne koyulan herşeye evet diyen, kendini de yönetimde söz sahibi, önemli biri sanan "benjamin"lere de benim, çocuğumun, çocuğumun çocuğunun geleceğini bir hamlede şimdiden kararttıkları için "teşekkür" ederim. Çocuğumum yanlış yöne sapması için artık ve sadece "kötü ebeveyn" olmak gerekmiyor sanırım....

Evete Hayır, Hayıra Evet...

Evin en küçük çocuğusunuz, pek fikri sorulan falan biri değilsiniz. Arada bir babanız laf olsun diye, ıvır zıvır bir konuda sizin fikrinizi soruyor, sırf laf olsun diye, sizi de muhabbete dahil etmek için. Öyle fikrinizin çok da önemli olduğundan falan değil ha, sadece sizin o büyümüşte küçülmüş tavırlarınızla eğlenmek için. Ama siz, aslında o hiç büyümemiş ve onlara göre de hala çocuk kalacak kafanızla bir işe yaramanın gururu içerisinde, gerine gerine büyüdüğünüzü düşünerek evin içinde dolaşıyorsunuz. Bu tavırlar sizin gururunuzu okşasa da aile büyüklerini pek bir eğlendiriyor. Her iki taraf da mutlu, eylem amacına ulaşmış, ne siz rahatsız oluyorsunuz ne de onlar. Zaten hiç bir şeyi etkilemiyorsunuz da. Öyle küçük dünyanız da bir şey yapmanın, bir işe yaramanın gururunu yaşıyorsunuz. Arada bir de aileniz "kocaman" olduğunuzu söylüyor.

İşte o andan itibaren sanki büyük bir şeyin parçasıymış gibi, sanki varlığınız (söylenildiği gibi) bir şeyleri etkiliyormuş gibi düşünmeye başlıyorsunuz. Evet artık kocaman oldunuz. (sizin düşünmenizi istedikleri gibi, kullanılmak için kocaman ama bir birey olarak, etkinlik olarak küçük bir adam...)


Birde şöyle bir hikaye var: Benjamin adında bir eşek varmış, çiftliğin bütün işini yaparmış. Arada bir de çiftçiden sopa yermiş, hatalarının bedeli olarak. Yediği dayak üzerine çiftçiyi protesto etmek için kuyruğunu bir süre sallamazmış. Yaptığı işlede gurur duyarak kasıla kasıla yürürmüş. Çiftçinin bu eylemden hiç haberi olmadığı gibi, diğer hayvanlarda neden bu eşeğin durup durup böyle kasıla kasıla yürüdüğünü merak ederlermiş...

Oy kullanma konusunda ciddi kaygılarım var. Neye yaradığını açıkcası bilmiyorum. Vatandaş olarak görevin deniyor, sözde devlet seni aldığı kararlara ortak ediyor. Hiç aklın alıyor mu bunu? Böyle bir mekanizma, sana istediği gibi davranabiliyor, herşeyine müdehale edip herşeyi değiştirebiliyor, sen de bazı kararlarında söz sahibi olabiliyorsunuz. Bir düşün sence sana ihtiyacı var mı? (ipucu: sana ne zaman ihtiyacı olur, sen sana ihtiyacı olduğunu farkettiğin ve ona da farkettirdiğin zaman...Ne kadar olanaklı bilmiyorum)

Tıpkı benjamin gibi yada ailenin küçük oğlu gibi kasıla kasıla yürümenin ve vermiş olduğun kararın, bu kararın birşeyi değiştirebileceğinin kısaca "kocaman" olmanın verdiği o güçle de başkalarını bu vatandaşlık görevini yapmadığı için b.klamanın alemi var mı bir düşün?

Bir şeyi etkileyemediğini nasıl anlayacağın ile ilgili küçük bir ipucu vereyim. Bu kadar "özgür düşünce" yemek, eğitim ve barınma gibi temel haklarda, herkes için bile bir araya gelip, doğru düzgün kararlar alamayan bir insan kalabalığıyla mı karşı karşıyasınız? O zaman doğru yerdeyiz.

Önceden bu manifestolar da falan insanlardan yığınlar diye bahsedildiğin de çok sinirlenirdim, bunu hak etmediklerini, onlardan meta gibi bahsedildiğini düşünürdüm. Şimdi hak vermeye başladım. Olay her zaman babanın kabahati olmayabiliyor, bazen de aymayan küçük çocuğun yada neyi nasıl yapacağını bilemeyen Benjamin'in de olabiliyor.

Evet ve hayırdan ziyade üçüncü bir seçeneği de düşünün. Sadece evet ve hayırla neleri yapabileceksiniz onu da düşünün. İki seçeneğe indirgenmiş bir sınav sisteminde ne kadar başarılı olacağınızı düşünün. Birde evet-hayır yanına o küçük çocuk mu ya da Benjamin mi olacağınızı da düşünün.

Oy verin her zaman, vermeyin demiyorum. Sonuçta bu sizin göreviniz bir vatandaş olarak, nede olsa devletin idaresinde söz sahibisiniz...(?)



Kabullenilmiş apolitize...

Gençlik apolitize edildi. Evet. Edildi, bunun aksi düşünülemez, hatta bırakın gençliği o zamana kadar politik olanlar bile apolitize edilmeye çalışıldı ve başarılı olunduğu da oldu. Her mikrofon tutulan bunu söylüyor. 80 darbesi bunu yaptı bu memlekette. Ağrılı kolu tedaviye uğraşmadı, yanında sağlam kolla beraber kesti attı. Belki bu gün ordunun başına gelenlerin ve kendilerine destek bulamamalarının sebebi biraz da burada aranmalı.

O zaman yapılan uygulamalar, ilk başta çok iyi görünse bile daha sonra oluşan sözde asayiş ve refah ortamı tamamen kâbusa dönüştü. O günleri aklına getirenler bu gün ister istemez bir kıyaslama içine giriyorlar ve acaba AKP mi yoksa DARBE mi diye düşünüp, kantarın topuzunu pek de hoşnut olmayarak AKP’ye kaydırıyorlar.

Her neyse o dönemlerde bile insanlar, bu kadar baskıya rağmen, ölümleri göze alarak sağ veya sol, doğru veya yanlış siyasi bir görüşe, asgari de olsa savunduğu şey hakkında bir birikime sahipti. En azından günümüzde olması gerekenden daha fazla insan vardı bu konularda bilgi sahibi olan ve göze aldığı çok şey olan.

Bu günler de söylenen klişe, apolitize olmak-edilmek, bana biraz da bahane gibi geliyor. O zamanın imkânsızlıkları artık pek yok gibi. Tamam, o günlerdeki cesur yazarlar, akademisyenler, belki politikacılar(?) kalmadı ama artık evlerinizden kitap toplanmıyor, ya da okudunuz diye hapse atılmıyorsunuz. Kitaplarınızı yakmıyorsunuz. Evet, hala damgalanabiliyorsunuz ama bun en azından o zamanki şiddetle karşılaşma riski olmadan maruz kalıyorsunuz. Zaten damgalayanlar da başka bir şeyin peşinden koşanlar oluyor çoğu zaman. Birçok kaynağa da erişebilecek düzeydesiniz.

Buna rağmen neden hala bu söylevi sürdürüyorsunuz, sürdürüyorlar anlayabilmiş değilim. Bu kavram ve anlam kargaşası içerisinde ne demek olduğundan bile emin olamıyorum artık. Ne bekliyorsunuz, politize olmanız için TRT 4 de siyasi dersler verilmesini mi, 60 dakikada öğretecek kitaplar, broşürler mi? T.V. den artık bir şey beklenmeyeceği açık. Devletin zaten böyle bir eğilimi olamaz, devlet mantığına aykırı. Bana biraz bahane gibi geliyor, çünkü hala bu kitap kalın, harfleri de çok küçük diye kitap okumayan arkadaşlarım var.

Merak ettiğiniz şeyi bulacak, hele ki internetten sonra, okuyacak olanaklara sahipsiniz. Madem apolitize olmaktan korkuyorsunuz, o zaman okumaktan, araştırmaktan korkmayın. Ha bazılarının dili çok ağır olabilir, haklısınız ama bazı şeyleri de anlatmanın en basit yolu bu olabiliyor (her ne kadar terimlerden nefret etsem de). Size sadece düşünmek, anlamak ve anladığını yorumlamak kalıyor. Bunun için gerekli yatırımı da aileleriniz yapıyor zaten çocukluğunuzdan beri. Vitamini, proteini alıyorsunuz. Alırken gayet iyi, bari doğru yere harcayın.

Gelmeyin apolitize olduk diye…

Meyve Bıçağından Bu Yana…


Elinizde küçük bir meyve bıçağı olduğunu düşünün. Bunu sadece meyve soymak için kullanıyorsunuz. Bununla birini yaralayabileceğiniz aklınızın ucundan geçmez. Amacı bellidir, araç olarak atfettiğiniz değer böyle düşünmenizi engeller. Oldukça da işe yarar, bulunması gereken bir alettir, eğer kolay meyve soymak ve yemek istiyorsanız. Kimsenin bunu sorgulamak aklına bile gelmez.
Günlerden bir gün, hiç aklınızda yokken, iyi veya kötü niyetli olarak, bunu bir silah gibi kullanmaya, bununla birisini öldürmeye, yaralamaya başladınız. Daha önce olmamıştı çok şaşırdınız, insanlar bunun bir silah olarak da kullanılabileceğini gördüler. O panik içerisinde bundan kurtulmanızı, çok tehlikeli olabileceğini söylediler. Siz bile şaşkınsınız bu duruma. Daha önce başınıza gelmemiş, hala aklınızda meyve soyduğunuz o mutlu günlerin görüntüleri üşüşüyor. Bunu atmanızı söyleyen insanlara, bu duygusallığınız ağır basarak, bu meyve bıçağıyla meyve soyduğunuzu, daha önce böyle bir olay başınıza gelmediğini, bundan sonra da sadece meyve soymaya devam edeceğinizi söylüyorsunuz. Toplum olarak sizde dahil herkes rahatlıyor, bir oh çekiyor. Nasıl olsa sadece meyve soymada kullanacaksınız. Ne siz ne de başkası buna bir şey diyemiyor, çünkü öyle kullanıyorsunuz. Bununla beraber alternatif bir kullanımı olduğunu da ister istemez görmüş oluyorsunuz.
İlerleyen zamanda artık bir aracınız olduğuna göre, bir amacınız da olması gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Araç-amaç ilişkisine aklınızca yeni bir boyut getirmeye başlıyorsunuz. Bu masum meyve bıçağının ellerinizde neler yapabildiğini gördükçe, gördüklerinizi yapmaya başlıyorsunuz. Silah özelliği giderek artan bir meyve bıçağı oluyor bu. Her ne kadar meyve soymak kadar olmasa da artık fazlasıyla silah olarak da kullanıyorsunuz. Bir silahın size neler sağlayabileceğini biliyor ve istiyorsunuz. Kaygılar daha da artıyor; “bu yok edilmeli bu bir silah da olabiliyor aynı zamanda ve çok tehlikeli artık amacından sapmış durumda” diyerek. Siz artık o eski siz değilsiniz, gözleriniz de hafif kanlanma “hayır, arada bir böyle şeyler için kullansam da o hala yararlı bire alet, meyve soymaya da devam ediyorum, hem daha çok meyve soymakta kullanıyorum, bu yararlarını yadsıyamazsınız” diye karşı çıkıyorsunuz.
Etrafınızdakiler bunu, ilk seferdeki gibi yemeseler de kabul etmek zorunda kalıyorlar. Meyve soyma işini önemsiyor ve ihtiyaç duyuyorlar. İçleri ilk seferde olduğu gibi rahatlamasa da kafalarında daha çok kaygıyla geri çekiliyorlar.
Fakat süre geçtikçe bu aletin kullanımı giderek değişmeye, meyve soymanın yanında aynı zamanda da saldırmada bir silah olarak da kullanılabiliyor. Artık böyle kabul görmeye başlıyor. İnsanlar yavaş yavaş bunu benimsiyor. Bu benimseme bu masum meyve bıçağının silah olarak da kullanılmasını yaygınlaştırıp aynı zamanda legalleştiriyor da. Artık silah olarak daha fazla kullanıyorsunuz. Çünkü o zaman elde ettikleriniz artıyor. Size bir güç ve zenginlik kazandırmaya başlıyor. Ama siz arada bir meyve de soyup, bunu hala yararlı bir amaç için kullandığınıza kendinizi inandırıyorsunuz. Silah olarak kullanmaya bahane yaratıp, yol açtığı(nız) şeyi görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Giderek bu sizi de rahatsız etmeye başlıyor. Bunu artık atsam mı yoksa eskisi gibi sadece meyve soymak için kullanmaya devam mı etsem diye düşünüyorsunuz. Ama artık bunun bir önemi kalmıyor, bir kere silah olarak da kullanılabileceği, kullanıldığı ve geri dönüşü olmayacak bir biçimde yaygınlaştığı görüyorsunuz. Yararsız işlevleri de artmış almış yürümüş artık, legalleşmiş, herkesin kullanımına açılmış. Meyve bıçağınız artık değişmiş tamamen bir silah olarak anılma yolunda ilerliyor. Yarardan çok zararlı olmaya başlamış. Bunu engellemenin bir yolu yok. Arada bir birileri çıkıp bununla meyve soyduğunu, aslında çok yararlı olduğunu, meyve soyulduğu zaman ne kadar masum olduğunu söylese de artık bu bir şeyi değiştirmiyor. Araç bir kere tecrübe edilip farkı çıkarlara da hizmet ettiği, farklı kazançlar da kazanıldığı görüldükten sonra bu hareketin tekrarlanmaması, silahın adam öldürmemesi gibi bir şey imkânsız hale geliyor.
Buraya kadar okuduysanız şimdi, bu ilk başta masum olan meyve bıçağının televizyon olduğunu düşünün, bunu kullananın da siz ve ya kanal yöneticileri, yayın akışını kontrol eden, denetleyen ve uygun gören kişiler olduğunu düşünün.
Bir yerden sonra, yarardan çok zararı dokunduğunu gördüğünüz, artık zarar vermeden kullanamayacağınızı anladığınız bu aleti ister atarsınız ister hala “ben meyvede soyuyorum, meyve de soyulabilir öyle olduğu zamanda olmazsa olmaz” diye içinizi rahatlatmaya devam edebilirsiniz.
Hangi amaca hizmet ettiğini ve artık bunun bir geri dönüşü olup olamayacağını, kullanılmaya devam ettiği sürece zararlarına rağmen hoş görüp göremeyeceğinizi, zararlarının artması olasılığını ve ne kadarına daha katlanabileceğinizi ve razı olabileceğinizi de bununla birlikte tekrar düşünün. Ne yapacağınıza karar verin.
İyi seyirler…

Ne İmam Ne Hatip?...


Öğrencinin derdi tasası bitmez. Eğitim sistemi baştan kokmuş. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla, bu çöküşün patırtısı gürültüsü duyulmuş olmalıydı. Bundan bilmem kaç yıl önce. Her sene değişen sınav sistemi, öğrencinin devlet idaresinde kobay olarak kullanılması, saçma sınavlara tabi tutulması, medeni ülkeler seviyesine erişmek amacıyla onların bile dayatmadıkları kuralları, gençlere ayak bağı yapılması…
İmam-Hatip meselesini bunların dışında tutmak gerekiyor ne yazık ki…Bunun sorumlusu öğrenciler değil tabii ki. Başından beri bunu siyasi bir araç gibi kullanan ve amaçları doğrultusunda yönlendiren iktidarların suçu bu. Bunlar üzerinde oyunlar oynanmasaydı, kendilerine seçmen çiftliği kurmuş gibi davranmayıp, (her okul ve öğrenci için söylemiyorum bunu) kendi örgütlerinin tabanı gibi kullanıp, beyin yıkamasalardı sanırım bu itirazlar İmam-Hatip Liseleri üzerinde yoğunlaşmayacaktı. Hala katsayı sözü geçince iktidar bile sadece İmam-Hatip Liselerine güvence veriyor merak etmeyin diye. Meslek Lisesindeki çocuklarda buna karşılar. Katsayı kalksın istiyorlar ama onların adı bile geçmiyor. Onlar kullanılarak bir şeyler değiştiriliyormuş gibi hissediyor insan. Meslek Lisesindeki arkadaşların dikkat etmeleri gereken hususlardan birisi bu. Evet sorun onların sorunu ama bunu çözeceği teminatını veren siyasilerin ağızlarında meslek lisesi lafı yok dikkat edin. Sadece İmam-Hatip Liseleri var ve meslek lisesi olarak sadece bunlar kastediliyor. Sizin mağduriyetiniz kullanılıyormuş gibi hissediyorum. Bunu ufak haber yorumları ve açıklamalarla kendiniz de görebilirsiniz. Duygusal düşünmeyin, kullanılıp kullanılmadığınıza dikkat edin.
Kaldı ki anketlerden bahsediliyor. Orada okuyan arkadaşların çoğu İmam olmak istemiyor. Bu bir meslek lisesi ve mesleğe yönelik adam yetiştirmekle mükellef. Buna göre de üniversitelerde ilahiyat fakültelerine ayrıcalıklı olarak, artı puanla gidebiliyorlar. Bakıyorsunuz kimse imam olmak istemiyor. O bir meslek grubu değil mi? Yoksa bunun altında başka bir şeyler mi yatıyor? Ailelerin ve tabii oldukları grupların çıkarları var mı yok mu düşünmeden edemiyor insan. Seçmen kampı gibi kullanıldığını düşünüyorum ister istemez. Birde şu var ki bildiğim kadarıyla İmam olarak atananlar devletin farklı kadrolarına da geçiş yapabiliyorlar. Kadroculuk kuşkusu da insanın aklına geliyor. Bunu yapılan kpss sınavlarındaki aşırı imam ihtiyacından da anlayabilirsiniz. Sonra şunu da karşılaştırın bir zahmet, camii sayısı ve alınan, ihtiyaç duyulan imam sayısı birbiriyle orantılı mı? İmama göre mi camii yapılıyor yoksa camiye göre imam mı alınıyor belli değil. Özellikle bu kadar öğretmen kıtlığı varken yatırımın bunlara yapılması ilginç.
Efendilerin şöyle de bir savunması var. “Öğrenciler buraya dini eğitim almaya geliyorlar ama ileride doktor, mühendis olmak istemeleri suç mu, yasak mı?” ilk bakışta çok masum görünüyor evet. Haklılar da. Birde şöyle düşünelim o zaman. Madem meslek liselerinden bahsediyoruz. Endüstri meslek lisesinde motor bölümde okuyan bir arkadaşı ele alalım. Aynı İmam-Hatip mantığını burada da kuralım. Onun da velisi ya da toplumsal temsilcisi şöyle desin “ben çocuğumu motor eğitimi alması için gönderdim, onun şimdi doktor olmak istemesi suç mu?” Mantıklı geliyor mu? Onun için zaten Endüstri Meslek Liselerinden bahsedilmiyor. Orada aldığı dersler üniversite de gittiği bölümde bocalamasına yol açacağı düşünülmüyor. Kaldı ki ara elemanın çok önemli olduğu söyleniyor. Neden peki burada ki arkadaşlar kendi mesleklerini değil de başkalarını seçme yoluna gidiyor. Bu devletin aslında ara elemana değer vermediğini, süründürdüğünü ve kimsenin de öle olmak istemediğini göstermiyor mu? Kaldı ki Endüstri Meslek Liselerinin de mühendislik seçmeleri durumda avantajları var yanlış hatırlamıyorsam. Yani mühendis olmaları, düz liselere gidenlerin aksine daha kolay, söylendiğinin tam tersi olarak.
İmam-Hatipleri bunun dışında tutmak lazım derken bunu kastediyordum. Oradan mezun olup meslek sahibi olunmuyor mu? Adı üzerinde meslek lisesi ve bir mesleğin var. Neden başka kadrolara da kaydırılmak isteniyor? Daha Önce dinin toplum üzerindeki etkilerinden çokça bahsetmiştim. Tartışılmaz bir dogma haline getirildiğini ve manipüle etmekte kullanıldığını söylemiştim. Bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde oradaki öğrenci arkadaşlar bu dogmalaştırma yüzünden, belli bir görüş altında yetişiyorlar. İktidarlar açık açık yapmasa söylemese bile bu arkadaşların, temelden oluşan görüşleri doğrultusunda seçimlerini yapacakları aşikar. Bunun sebebi hep söyleyip durduğum gibi hayatlarının dini bir temele oturtulması ve tartışılmaz bir gerçeklikmiş gibi dayatıp, onlarında aynı şekilde dayatmaları.
İşin aslı şu, diyelim ki dini kökenli doktor, hakim, yargıç, iş adamı ve yönetici olacak. Peki bu görüşleri belli olan gruplar ileride kimlerin işine yarayacak, şu anda arada bir rastladığımız kadarıyla kimlerin işlerini görecek ya da hangi siyasi hareketin tabanı olacak…Diyelim ki oldu bu köktenci anlayışla, çoğunluk gücü sağlanarak nasıl bir demokrasi ortamı yaratılacak…

Her Derde Deva…


Bir toplumun en büyük sorunlarından birisidir bencillik. Tabii ki herkesin aynı akıl ve mantık seviyesinde olmasını bekleyemezsiniz ama insan istiyor ki anlamadan dinlemeden konuşulmasın. Kişisellikle tepki gösterilmesin. Bahsettiğim bencillik sadece maddi değil aynı zamanda manevi olanı ki bu biraz daha tehlikeli.
Daha önce de bahsetmiştim sanırım. Bu ülkede (başka ülkelerde de öyle mi bilmiyorum) insanlarda toplum bilincinin olmadığına inanıyorum. Vatandaşlıkta zerre haberleri yok, olmadığı gibi birde vakarla bunun profesörü gibi davranıyorlar. Gördüğüm şudur ki mutlu bir adam mutluluğunu, elde etmiş olduğu çıkarı veya hakkı paylaşma taraftarı olmuyor da nedense başına gelen acı bir olayın, haksızlığın aynen kendisinin yapmamış olduğu bir şekilde kitlesel tepki görmesini, herkesin bu haksızlığın karşısında kendisiyle taraf olmasını istiyor. Bir de utanmadan buna yanaşmayan insanları tepkisizlikle, bencillikle, vurdumduymazlıkla suçluyor. Kendinin de yapmış olduğunun farkına bile varamayarak. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.
Memurlar grev yaptı, iş bırakma eylemi yaptı, neredeyse dövecektiniz adamları. Adamların derdinin ne olduğunu bilmeden, nasıl yaşadıklarını, seninle aynı geçim derdinde olduklarını düşünmek bile istemediniz. Ya ne yapacaklardı? Ellerindeki tek yaptırım gücü olan iş bırakma eylemi, onu yapmasalar da aynı yoksullukla ve sefaletle yaşamaya devam mı etsinler. Aynı şekilde iktidar sahipleri de onları bu usulsüzlükle suçladılar. Neymiş, bunlar masada çözülmeli halkın ihtiyaçları aksatılmamalıymış. Bu resmen halka oynamanın en çirkin şekillerinden birisi. Halkı halka karşı karşıya getirme, kendi içinde terbiye etme çabası. Masaya oturulduğunda hiçbir sonuç çıkmadığı görüldü. Alay edildi % 2,5 zamla.
Aynı çirkin oyun şu an eczacılar üzerinde oynanmakta. Bu ülkede zaten hak arama ve grev yapma ezelden beri “anarşik hareketler” olarak gösterildi. Ne zaman birisi sesini yükseltse devlet düşmanı ilan edildi. Cahil vatandaş da aynı durumlara kendisinin de düşebileceğini akıl edemeden inandı bu masallara. Ne olursa olsun devletini sevmeye kendini mecbur hisseden salak bir kalabalık oluştu. İktidarların ekmeğine yağ sürüldü. Bağırarak konuşmayı doğru saymaya, iki pohpohlanmayı sevgi sanmaya başlayan bir kitle oluştu, bu mantık ve saygı yoksunluğundan. Her kesime hitap edebilecek, hiçbir fikri olmayan, nereye çekersen oraya giden bir kuru kalabalık.
Neymiş, halkın suçu neymiş, demokratik değilmiş ayıpmış bu yaptıkları. Senin suçun ne söyleyeyim vatandaş; bu gibi hak arama eylemlerinde mağdur olanın yanında durmamak, bencilce kendini düşünmek. Aynısını IMF gösterilerinde de yaşadık. Gençlere anarşik dediler. Vatandaş aklını başına al, pazarda mikrofon tutulduğunda şikâyet ettiğin yoksulluk, hastane kapılarda çektiğin sefalet ve insanca yaşamana müdahale edildiği için bu insanlar bu eylemleri yapıyor.
Karşındakinin seni senden daha çok düşündüğünün farkına var artık, oyuna gelme. Canı sıkılan birlik ve beraberlikten bahsediyor. Vatandaşında karşısındakinin vatandaş olduğunun farkına varması gerekiyor. Senin tepki göstermen gereken şey devlet sistemi, devletin yaptığı haksızlıklar. Seninle aynı yokluğu paylaşan insanlar değil. Sen trene bineceksin diye bu adamlar aynı durumda yaşamaya devam mı etsinler. Asıl rezillik sizin yaptığınız. Kendi işiniz pahasına bu insanların aynı acıyı çekmelerine razı oluyorsunuz. Kimsenin aklına gelmiyor “sevgili devlet böyle milleti sefalete sürükleme, bu insanları bu durumda bırakıp bizim de işimize gücümüze engel olma” demek. Devletten korkan vatandaş bu güne kadar dayatıldığı gibi karşısında duran en tehlikesiz adamı hasmı biliyor, ona saldırıyor. Bunun adı bencillik değil de nedir. Memleketimde herkes aydın, nazar değmesin.
Bekleyin birlik ve beraberliği, bekleyin refaha ulaşmayı. Ama ulaşamadığınız yerde de, bunlar için mücadele ederken kovaladığınız insanların yardımını istemeyin. Bana gelmeyin aynı yüzsüzlükte. Er geç düşeceğiniz sefaletinizi paylaşmaya çağırmayın insanları, bir işiniz olduğu ve 3 kuruş para kazandığınızdaki mutluluğunuzu da paylaşmadığınız gibi…
Kitlesel olarak insan hakları anlaşılmadıkça ve haksızlıklara karşı iktidar yönlendirmesi olmadan, beraberce karşı çıkılmadıkça, senin hakkının aynı zamanda onunda hakkı olduğu anlaşılmadıkça kendi kendine bölünür bu toplum. Bölündükçe milyon tane parti kurulur, milyon tane seçmeni olur yine bir işe yaramaz. Katlıyorum, benim oyum o adamlarla bir olamaz. (buda yazının klişesi olsun)
(Bu arada ilaç alırken eczanelerde daha çok para ödüyorsunuz, birde sosyal güvenceniz yoksa yandınız, neden mi? Eczacınıza danışın… Birde, mademki bu çok iyi bir uygulama yarı fiyatına satılabilen bu ilaçlar neden bu zamana kadar yarı fiyatına satılmadı, vatandaşın bu güne kadar ki kaybından ve esnafın bu günden sonra oluşacak olan kaybından kim sorumlu? Onu da devlet büyüklerine bir zahmet soruverin)
(Bu arada tekrar belirtmekte fayda var; karşı olduğunuz sistemi, yine aynı sistemin kurallarına göre eleştirmek veya değiştirmek ne kadar mümkündür?)

Benim mi Senin Mi?..


Kitlesel hareketler demokratik toplumların olmazsa olmazlarından olarak görülür ama her nedense hiçbir devlet yapısı ve ya kuruluşu tahammül edemez. En basitinden bir grev devletin arzu ettiğinden(buyurduğundan) uzun sürerse en “tatlı” şekilde bastırılır. Her ne kadar demokrasiye fazlaca inanmasam da bu toplanma ve müdahale durumunu kendi içerisinde değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Bir nevi anlaşılacak dilden konuşmak gibi.
Grup ne zaman tehlikeli olmaya başlar(demokrasi sevdalıları için söylüyorum) ya da tehlikeli görülmesi gerekir; çoğunluk avantajını sosyal haklarının dışında, kişisel çıkarlar ve toplumun geri kalanı için mantıksız olan isteklerin gerçekleşmesi amacıyla kullandığı zaman. (toplumsal yaşam böyle bir şey, mantıksız istekler ve kişisel çıkarlar gayet tartışmaya açıktır ama gözümüz yorulmasın)
Aynı şekilde toplum olma bilinci bu sosyal hakların eşit dağıtılmasına ve dağıtılması için çaba sarf etmeye dayanır. Başkası içinde bu kuralların geçerli olabileceğini (her ne kadar istemesek de, aynı haklara sahip olduğunu kabullenmeyi) kabullenmeyi getirir. Yani kısaca haklara saygı göstermeyi. Şimdi işin kafa yorulması gereken kısmı şu bana göre; Giderek güçlenen bir grubun isteklerini yaptırımlarını nasıl kontrol edebileceksiniz. Belirli bir konuma gelen ve konumu dolayısıyla doğal olarak (demokratik olarak yani oy çokluğu vs. açısından) daha demokratik haklara sahip olan bir grubu nasıl denetim altına alacaksınız? Aynı şekilde kendiniz ve ya grubunuz için talep ettiğiniz hakların, aynı zamanda diğer grupların talep ettiği haklarla eşit olduğunu, onlarında hakkı olduğunu hangi güç size söyleyecek ve inandırabilecek?
Bu çerçevede minare yasağı konusuna gelmek istiyorum. Bu uzun açıklama ve sorulardan sonra söylemek istediğim şey sanırım daha iyi anlaşılacak. Bu karar bizim memlekette de en demokratik yol olarak söylenen referandumla alındı değil mi? Vakti zamanında iktidarlarında seçimlerin referandumla yapılması isteğini ve karşı çıkanlara da demokrasiden korkmayın dediğini anımsayın. Aynı şekilde yeniden düzenlenen yasalarla suçlu ve şüpheli kavramlarının daha kısıtlayıcı ve neredeyse kesin çizgilerle belirlendiğini hatırlayın. Ergenekon denen davaya şüpheli olarak alınma bahaneleri “toplum ve devlet yapısına karşı suç işleme olasılığı olan” gibi bir tabire kadar indirildi. Aynı şekilde bunun başka ülkelerde de hem de referandum gibi “demokratik” bir yola alınabileceğini aklınıza getirin. Yani burada bir saygısızlık yok gibi duruyor. Yurtiçinde bize dayatılan şeylerin aynısı, aynı mantıkla yani toplumsal karar başlığı altında, toplumun ortak kararı adı altında nasıl yapılıyorsa orada olan durumda aynı. Biz burada ne yapıyorsak aynısını orada da yapıyorlar ve biz rahatsızlık duyuyoruz.
Şu an kimi çevreler üzerinde yapılan kontrol orada da Müslümanlar için yapılıyor. Biz yurtiçinde nasıl bunu sorgulayamıyorsak, nasıl tehlikeli tehlike ne diyemiyorsak, kafadan içeri alıp suç arıyorsak aynısını orada da yapıyorlar. Demek ki burada yapılanlar gibi, sadece Ergenekon meselesi değil daha önceden gerçekleşmiş yerel ve ulusal olaylara da dikkat edin, adamlar bir şeyleri tehlikeli bulmuş ki bunu talep ediyorlar, çoğunluk olarak. Dönüp dolaşıp çuvaldız bize girecek gibi duruyor. Sübjektifliğini dayatıp çoğunluk reflekslerine oynayanlar bunu zamanla objektiflikle karıştırmaya başlıyor. Zaten alışık olmadıkları objektiflik kavramı bir süre sonra batmaya başlıyor insanlara.
Şunu da söyleyebilirsiniz; bu bir devlet kararına indirgenemez. Bu bir inanç meselesidir ve herkes bu kararında özgürdür. İnançlara saygı duyulması kısıtlanmaması gerekir… O zaman toplumsal olarak da birçok çevrenin kiliselere ve başka dinden din adamlarına ne kadar tepkili olduğunu düşünün. Kiliselere yapılan saldırılar, öldürülen papazlar, misyonerlikle suçlanıp fişlenen insanlar (ki Müslümanlarında orada yaptığı misyonerlikten başka bir şey değildir, giderek siyalaşan bir İslam anlayışı oluşmaktadır. Bunun küçük bir örneği, bilmiyorum dikkat ettiniz mi, hem Avrupa’daki sağcıların hem de vatandaşın korkmalarına ve karşı olmalarına gösterdikleri sebeplerden birisi Başbakanın zamanında okumuş olduğu “minareler süngümüz ….” şiiri. En sade Avrupa vatandaşı bile bunu biliyor ve korkuyor. Resmen dün yediğimiz hurmalar hem yurt içinde hem yurt dışında k…mızı tırmalıyor) bunu da bir düşünmek lazım. Burada ne gibi bir hak verdinizde orada hak istiyorsunuz diye sorarlar adama. Burada neredeyse bu tip işleri yapanlar hiç de azımsanamayacak bir kitle tarafından alkışlanıyor.
Hadi onu bıraktım. Başka din mensupları bir yana aynı dinin farklı mezhebinden diye ezdiğimiz insanlarımız bile var. Aleviler de aynı şekilde yıllarca anmak istemediğim farklı adlarla anılıp aşağılanmadılar mı? Hatta şu sıralar yine iktidar incisi olarak bir şekilde yargının taraflı olmasının nedeninin Aleviler olduğu söylendi. Usulsüzlükten onlar sorumlu tutulmaya başlandı.
Dinime küfreden Müslüman olsa demezler mi adama? Bu topluma yıllardır dayatılan, çıkar aracı olarak görülen ve en zor durumlarda emniyet supabı gibi görülen ve üzerine oynanan sinir bozucu bir refleksidir din. Bu oyunlar buna yol açtı ama hala kimse görmek istemiyor bunu nedense. Bu zamana kadar üzerine oynadınız resmen siyalaştırdınız ve cahil halkın aklında bir dogma yarattınız şimdi toplayın bakalım meyvelerini. Çürük de olsa sizin bahçenizin meyveleri bunlar.

Kader de Varmış...

Şansa inanan kadere inanmaz, kadere inanan şansa inanmaz. Birisi hayatının "zar atmaya" bağlı olduğunu düşünmek istemez, zor gelir bu kadar değersiz ve rastgele oluşu. Diğeri de yazılmış bir hikayenin kahramanlarından birisi olduğunu kabul edemez, bu daha da değersizleştirir insanı.

Unutulan kısım ya da yanlış anlaşılmaya müsait olan kısım olasılıklılıktır. (genel de insan evladı 2 seçeneği daha kolay benimser, ya o ya o olmak daha basittir. Bir kelimeye bakar. 3. seçenek sadece kafa karıştırır, mantıklı olsa bile. Uğraştımayın adamı)

Eğer kader ve şansdan birisini seçmek zorunda kalsaydım, şansı seçerdim. Bilmediğim bir hikayeyi oynayıp, başıma gelenleri koşulsuz kabullenmektense, en azından seçeneklerini bildiğim bir yolda yürüyüp, sorumluluklarımı kısmen de olsa almak daha mantıklı gelir.

En azından atacağınız zarda kaç yüz olduğunu ve yüzlerde ne olduğu hemen hemen bilirsiniz. Diğerinde ise zarlar çoktan atılmıştır. Size sadece yürümek kalır. "Yürü ya kulum" sanırım buradan geliyor. Ne hak iddia edebiliriniz, ne düşünce belirtebilirsiniz. Seçenekleri biliyor olmak, bunlardan birisini kısmen bilinçli olarak seçiyor olmak insana güven verir, diğerin de rüzgarda sallanan yapraktan farkınız yoktur.

Seçeneklere göre alternatif müdehale yolları yaratabilirsiniz veya seçtiğiniz yol yüzünden başınıza gelenlere katlanabilirsiniz. Kader de herşey belirlenmiştir. Ne yapsanız değiştirme imkanınız yoktur. Küçüldükçe küçülür, zorunlu katlanmaya zorlarsınız kendinizi.

Sorumluluğun kısmen sizde olması daha çok acı getirir, kaderci olup takdiri başkasına bırakmak acıyı hafifletir. Birisinde kabahatliyken diğerinde sanki hiçbirşey yokmuş gibi davranabilirsiniz.


En son bir kazada insanlar kaderimiz böyleymiş şükür dediler. Kader bunu getirir. Koşulsuz şükür mekanizması.

Duvarları Yıkmak...

Duvarları yıkmak aklınız, fikriniz ne yönde olursa olsun, insana acayip bir enerji, çoşku, bir zafer duygusu verir. İster istemez kafalardaki simgeleri de yıkmış olursunuz. Görünen her ne olursa olsun herkez o duvara vurduğu darbeyle, kendi duvarını yıkar.

Bu sıralar, soğuk savaş döneminin simgelerinden birisi olan ünlü Berlin Duvarı'nın yıkılışının 20. yıldönümü kutlanıyor. Bozuk televizyonumuzdan hatırladığım görüntülere benzer görüntüler, temsili olarak aynı çoşkuyla yaşandı. Vakti zamanının soğuk savaşın soğuk liderleri de katıldılar bu temsile. Korkunun diktiği bu duvarı beraber yıktılar.

Buzdağının görünen kısmı her zamanki gibi çok romantik. Bu duvarların yapılması ve yıkılması hiç bir zaman halkların isteği olmamıştır. Görünenin aksine. Bu her zaman liderlerin kibirlerinin sonucu olmuştur. Herkez kendi iktidarını korumak adına "haklarını" kafeslere kapatmıştır. Şunu öğrendim ki bir çok kişi bu duvarın yıkılmasından pişman.

Halkların bu senaryoda ki tek rolleri ekonomik değerleri ve değerlendirilme kapasiteleridir. Klasik duygu durumları orada da yaşandı, akrabalarından dostlarından ayrıldılar, her iki tarafta kendi rejiminin baskısından kaçmaya çalıştı. Şimdi görülüyor ki keşke Doğu Almanya'dan kaçmasalarmış. Kapitalizm o kadar da güzel bir şey değilmiş. Ekonomi liberalleştiği zaman olan buymuş.

Kominist veya kapitalizmin savunucusu değilim hiç olmadım ama şunu biliyorum ki halklar istikrardan yanadır her zaman. Sistemlerinin değişmesi hoş görülmez her ne kadar baskıcı olsa da. Bu baskıya alışınca insan evladı değiştirmek istemez bunu. Yeni alışkanlıklar edinmek istemez. Evet, özenir komşusuna ama komşusu gibi olmak zor gelir.

İki sistemi karşılaştırdığınız zaman kominizmin istikrarı tartışılmaz. Evet, kısıtlı bir ekonominiz vardır, özgürlükleriniz devletin izin verdiği oranda kalır her zaman, her türlü propagandanın esiri olursunuz ama önemli olan kısmı, bunlar değişmez. Sağlanan imkanlarda değişiklik yoktur, olsa bile bu değişim kitlesel olması bakımından adildir. Haksızlığa yer verilmez. Herkez devlet karşısında, tabii ki vatandaş olarak, eşittir. Toplu bir haksızlık ve toplu bir eşitlik vardır. Eğitiminiz, sağlığınız, kültürünüz eşittir.(yoğun kontrol bunu gerektirir) Değerinizi, devlet ideolojisine bağlılığınız kanıtlar. (Bu bağlılık aynı zamanda, yanında bir çok ikiyüzlülüğü de getirir katılıyorum)

Gelelim Batı Almanya'ya, kapitlist bir ekonomi, devlet düzeni. Burada değişen nedir? Burada devletin baskısı artık tamamen ekonomik olmaya başlar. Artık devletin izin vermesi gibi bir şey yoktur. Devlet sistemi tamamen ekonomi üzerine kuruludur. Özgürlükleriniz artık ekonominizin elverdiği ölçüdedir. Şuan bizimde içinde bulunduğumuz durum gibi. Devlet "mal" gözüyle bakmaya başlar, değeriniz ne kadar para ettiğine ve özgürlüğünüz ne kadar ucuza maledildiğine bağlıdır. Devamlı kazancı hedefleyen bu sistem, tamamıyla değişkendir. Alışmak veya barınmak söz konusu olmamaya başlar. Değriniz devlet standartlarına göre belirlenir. Doğal olarak kimse eşit değildir, hiçbir konuda. Eğitiminiz ve sağlığınız ne kadar varlıklı olduğunuzla alakalıdır. Gelişmişliğiniz devletin umrunda değildir. Para etmediği sürece.

Kominizmdeki bir avuç adamın idealinin esiri olmak, kapitalizmde aynı bir avuç adamın kölesi olmaya döner. Kominizmdeki iktidar propagandası, kapitalizmde tüketim propagandasına döner. İlkinde devlet düzeni üzerinizde baskı kurarken, ikincisinde ekonomik düzen baskı kurmaya başlar. Söylevler değişir.

Aynı zamanda kapitalizmin en büyük oyunlarından birisidir, özgür olduğunuzu düşünmenizi sağlamak.

Devamlı tüketime zorlanan, özgür olduğunu sanan ve bir çok imkandan eşit olmayan bir şekilde yararlanan, en ufak bir bollukta komşusunu gömen, açlıkta da kimse yanında olmadığı için şikayet eden bir toplum olmak mı, yoksa komşusuyla aynı kaderi paylaşan, sağlanan imkanlardan herkezle eşit oranda yararlanan, izin verilen ölçüde özgür olan, aç bırakılmayan ama söz söylemesi de yasaklanan bir toplum olmak mı? Mesele budur.

Çoğu toplumun umrunda da değildir aslında bunlar. Sadece barınmak ve beslemek yeterlidir. Burada da devreye istikrar girer. Karş
ılaştırmayı siz yapın.

Duvar yıkıldı evet ama şu an, dikildiği zamandan daha çok insan kaldı altında. Duvarın üstünde olduğunu sanarak, sandırılarak.

Ütopyalar ve Distopyalar...

Neden ütopyalar hiç amacına ulaşamaz, insan hayatında bi gerçeklik halini alamaz. Bir başka açıdan bakacak olursak soruyu şu şekilde de sorabiliriz; Neden distopyalar gerçekleşir ama ütopyalar gerçekleşemez, hep bir masalmış yada iyi dileklermiş gibi kalır.

Bunun için insan hayatına ve toplum yapısına bakmak gerek sanırım. Tabii ki bu iki etmen bir bütünün sadece parçaları. Ama içinde insan ve toplum kavramları geçtiği için, daha çok müdehale edilebilir, yönlendirilebilir bir hali var.

İnsan küçüklükten beri kötü durum senaryoları için hazırlanır. Genel yönlendirme ya da "eğitme" bu yöndedir hep. Büyüklerin anlattığı hikayeler, verdikleri nasihatler büyük çoğunlukla "başınıza kötü bir şey gelmemesi" içindir. Aynı oranda başınıza gelebilecek iyi şeylerden bahsedilmez, onların gerçekleşmesi adına nasihatlar verilmez pek. Bıçağın iki yüzünü de görmeniz istenen sözlerdir bunlar. Ama sizi hep keskin kenarın öneminden bahsedilir, kantarın topuzu hep o tarafa kayar. İster istemez kötüye yoğun hazırlanma çabası içerisine girilir, haliyle de etraftaki kötü şeyler göze batar hale gelir. Onu arara hep insan gözü. Bunca sene hazırlığını yaptığı savunmalarını uygulayabilmek için.

İnsan evladına, birey olarak yapıldığı gibi topluma da ulaşılması hiç bir zaman mümkün olmayacak "yüce erdemler" aşılanır. Medeni ve gelişmiş bir toplum olabilmenin şartlarıdır bunlar kağıt üzerinde. Toplum bu iyi niyete programlanır insan gibi. Eğer insanın toplumun en küçük parçası olduğunu ve toplumu oluşturduğunu düşünürsek hiç de zor değildir birşeyler aşılamak.

Bu ikisinden birinin programlanması bir diğerini etkiler kaçınılmaz dercede. Kendisi içinde paradoks oluşturur. Eğer birey üzerinde hakimiyet kuramazsanız toplum üzerinde kurarsınız. İçinden hangisinin boyun eğdirilmesi mümkünse, kaçınılmaz olarak diğeri de boyun eğmek zorunda kalır. Bu bir bütünün parçaları olmak durumu, aynı zamanda parçaların bütünü oluşturması gibi bir zorunluluk getirir. İşte toplum vicdanı denen şey buradan doğar. Toplu olarak zorunlu olduğunuz ve birey olareak zorunlu olduğunuz durumlar ayrı iki bilincin oluşmasına neden olur. İkisini de birbirinden bağımsız olarak düşünmeniz imkansız hale gelir, çünkü olayın başında birey olarak size zaten toplumun kutsallığı pompalanmıştır, bu kutsallığı bozmamak için kendi değerlerinizden feragat etmeniz gerektiğini düşünmeye başlarsınız. Bu demokrasinin görünmeyen yüzlerinden birisidir.

Konuyu fazla dağıtmadan 2 paragraf öncesinden devam edersek, topluma aşılanan bu toplumsal erdemler de, bireyde olduğu gibi kollektif bir şekilde korunmaya alınır. Bozulmaması için dikkat edilir. Bu yüzdendir, herhangi bir hükümet karşıtı eylem yada genel toplum yapısı dışında bir düşüncenin ortaya çıkması durumunda mahallecek "bölücülerin" cezalandırılması. Teyzelerin gelip "niye bölücülük yapıyorsunuz" diye azarlaması. Toplumda aynı şekilde değerlerini korumak için kendisinin bekçisi haline gelir. Hiç bir şey olmasa bile, bu birey içinde geçerlidir, arada öğretilen savunmayı gerçekleştirmek ister. Sorun içinde sorun yaratır. En ufak bir şeyin bile bu "kutsallığı" bozacağı düşüncesiyle aşırı tepki vermeye başlar. Gözleri onu arar sokaklarda. Çünkü bu savunmayı kullanamazsa, öğretileni bir yerde değerlendiremezse, öğrendiği şeyin doğruluğunu kanıtlayamayacaktır. Bu da bir itkiyle kutsallaşan, kendi içinde yüceltilen bu mitin işlevsiz olduğunu düşündürecektir. Bu yüce erdemler yıkılacaktır. İşlevselliği kanıtlamadıktan sonra, kutsallığın yıkılmasına etki edecek eylemler olmadıktan sonra neye yarar kutsal olması, nereden anlaşılır onun kutsallığı.

Bu önceden öğretilen, kendiliğinden büyüyen kutsal erdemler, liderlerin bilinçli veya bilinçsiz yaptıkları en büyük oyunlardan birisidir. Dayatılan şeyler bir süre sonra, alışkanlık haline gelir. İnsan yapısı, baş edemeyeceği yerde alışmaya ve içselliştirmeye müsaittir. Haklı olarak bu acıyı hafifletme çabasıdır. Fakat bu hala bunun bir oyun olmadığını göstermez. Bu dayatma ve alıştırma başarıldıktan sonra, birey ve topluma bu erdemlerin kendi ürünü, bir nevi gelenekleri olduğu pompalanmaya başlar. Artık başınızda birisinin beklemesi gerekmez, kendi içinizde halledersiniz bu işi. Kendi kendinizin hem bekçisi hem köpeği olursunuz. Kavramsal olarak bunu aşiret mantığı ve töre cinayetlerine de benzetebiliriz.

Bütün bu dayatmalar ve kurallar sinsilesi, kısaca kendisini doğrulamak için kullanım alanları arar, bulamadığı yerde yaratır. Bu yüzdendir hep herşeyin kötüye gitmesi, kötünün yaratılması var edilmesi. Bu uzun hikaye belki de tek haklı ve mantıklı olan kötü olmadan iyinin, yada tam tersi, anlaşılamayacağıdır. Kısaca toplum kendini doğrulamak, erdemlerin haklılığını ortaya çıkarmak için kendine kötüler yaratır.

Bu yüzdendir ütopyalar hep masal kalır, bunlara ulaşma çabaları otokontrol sağlama yollarından birisidir ve bu yüzdendir hayatın giderek distopyalaşması, bu güne kadar hep yanlış anlatılmıştır hayatın bir mücadele olduğu.

Afyon Etkisi...

Bütün dini öğretilerin amacı,insanı manevi yönden rahatlatmak, iç huzura erdirmek değil midir? İnsanı bir yere aitmiş gibi hissettirir, büyük ve kutsal bir şeyin parçasıymış gibi görmeye başlarsınız. Anlamlandıramadığınız bu büyük gizemi, mucize olarak kabul eder, büyük yaratıcıya inanır ve bu mücizenin bir parçası olduğunuzu sanarsınız. Temelde kendinizi önemli bir şeymiş gibi hisettirir.

Doymak bilmeyen ve bilmediği oranda da kaybetme riski artan insan evladı için, kayıtsız şartsız bir şeyin parçası olmak, önemli olmak şüphesiz devamlı ihtiyacı olan bir şey olarak kalacaktır. Kaldı ki bunun en sıkı savunucuları, kitlesel olarak, toplumun alt ve alt orta sınıflarıdır. Haliyle kaybedemeyecekleri tek şey, kendilerini önemli hissedecekleri tek yer bu din kapısıdır. En sıkı ve sağlam şekilde, buralarda görünür en çok. Toplumun üst tabakalarında da inanılılır ama daha çok esnetilebilir durumdadır. Çünkü bir çok yerden maddi ve manevi huzur sağlama imkanı vardır bu kitlede. Maddiyatı şansa kalmış alt ve orta tabakaların, sağlayabilecekeleri tek huzur budur ve buna sıkı skıya bağlıdırlar. Belki de bu sebepten dolayı ibadetin yeri olmaz, heryerde ibadetinizi gerçekleştirebilirsiniz serbestliği uygulanmıştır bir çok dini inanışta.

Bu kısa sunuşun arkasından sorgulamamız gereken bir olay yaşandı. Geçen gün bir cami imamı kendini, cami de astı!!! Evet. Alacakaranlık kuşağı gibi geldi bana. Açıkcası biraz ürpertti. Bu kişinin akli dengesinde bir sorun olduğunu sanmıyorum. O kadar okumuş devletin maneviyattan sorumlu, yerel bir görevlisi olmuş. Her gün onlarca kişinin önüne, örnek birisi olarak, bir yol gösterici olarak çıkıyor. Hayır, bence gayet normal ve aklı başında birisi. Buna şüphe yok.

O zaman diğer mesleki ihtimallere bakmak gerekiyor. Başta da söylediğim gibi manevi huzura ulaştıran bir mesleği yapıyor. Bir nevi, sorumlu olduğu toplumun da, bu alanda önderliğini yapıyor. Belli ki, dünyevi sıkıntıları var ve manevi huzur bir yerden sonra bunları karşılayamaz olmuş. Kimse bu kişinin, kalpden inanmadığını iddia edemez, o halde yüceltilen bu manevi huzur demek ki o kadar yüce değil ve dünyevi olarak adlandırıp, bir çok öğretide yadsınan aslında "gerçek"ler olan sorunlara çare olamıyor. Çare olamıyor ki bu hayattan feragati, sessizce kendi halinde yapmıyor da, cami de bu eylemi gerçekleştiriyor. Normal de bir senaryo olsa, tam korku filmlerine yakışacak bir sahne. Ardında da herhangi bir sebep bırakmıyor. Sıkıntısını da içinde götürüyor.

Belki de bu büyük bir aldatmacaydı, dünyanın sonu meselesi de, inancı pekiştirip, bundan kopmamak adına söylenen bir masaldı. Evet, artık inanılmamaya başladığı zaman kıyamet gelicekti ama kimler için.

Eğer bu kadar, çare bulucu olsaydı, afyondan başka bir şey olmasaydı, herhalde o ünlü atalardan şu söz kalmazdı "Eşeğini önce sağlam kazığa bağla, sonra Allaha emanet et".

Dinde Kaçılım...

Şu konuya da kafam çok takılır. Din Kültürü derslerinin zorunlu olması konusuna. Neden zorunlu? Bir yere sıkıştırılmaya çalışılıyormuşum gibi hissediyorum. Herkesin inançlarında özgür olduğu argumanından yola çıkarak, ben neden devlet karşısında inançlarım da özgür değilim.

Beynim daha mandalina kadarken, nüfus cüzdanıma otomatik olarak işlenen ve eğitim hayatım boyunca da bundan mesul tutulmam ne derece doğru. Belki başka bir dini seçeceğim. Ya da uzun süre, emin olana kadar seçmekte zorlanacağım, vakti geldiği zaman kendim geleceğim.

Belki ruhen Buddha'ya daha yakın hissediyorum kendimi. Buddha'nın müslüman olmamasının kabahatini neden ben üstleniyorum. Ya da neden diğer inanaçlar hakkında yorum yapma şansım yok, karşılaştırma yapıp muhakeme gücümü geliştiremiyorum. Bende bulunan ve onda bulunan şeyleri göremiyorum.

Dünyanın 3'te 1'i biri müslümanken, diğerlerini misyonerlikle suçlayayım, nedenlerini nasıllarını bilmeden. Benden hiç farkı olmayan veya onlardan hiç farkım olmayan ben neden tek bir inancın tek bir mezhebine mahkum olayım.

Din kültürü ve ahlak bilgisi bu durunda dayatılan bir ahlak olmaz mı? Din kültürü ve ahlak bilgisi yerine, Dinler Tarihi dersi alsam ve bunu da din kültürü öğretmeni yerine tarih öğretmeni öğretse olma mı?

Kaldı ki, kimsenin mucize yönünden birbirinden geride kalır yanı yokken ben neden sadece bizimkilerin üstün olduğuna inanayım. Bunun kıstası bu mucizelerse neden onlardaki mucizeleri de kabul edemeyeyim. Son olarak, diğerlerini değiştirilmiş diye suçlarken ben, benim elimde olanın değiştirilmediğine nasıl emin olayım?

Devletin Görevleri...

Düşünüyorum düşünüyorum bir türlü içinden çıkamıyorum. Bir vatandaş olmak ne demek. Nasıl bir ülkenin vatandaşı olduğumu anlayabilirim falan. İzlediklerim okuduklarım beni çok şaşırtıyor. Bir çark dönmeye devam ediyor sende zorunlu seçmeli bir şekilde bunun içine alınıyorsun.

Öncelikle, bir devlete, millete ait olmak ne demek. En basitinden devletin görevlerini düşünüyorum. Aklımca, bu görevlere ve bana etkilerine göre kendimi vatandaş gibi hissedeceğim. Dur bakalım bir deneyelim.

Devlet olarak vatandaşım dediğim kalabalığın eğitimini standartların üstünde sağlamalıyım. Eğitimi şart koşup, parasıza çevirmeliyim ki, kendini benden bilenler akıllı, fikirli adamlar olsunlar, olsunlarda bana katkıda bulunsunlar. Sağa sola kaçıp gitmesinler. Bu sınırlarda kalıp faydalı olsunlar. Vatandaşalrımın adı duyulduğunda, göğsüm kabarabilsin, onların başarısını sahiplenebileyim. Beni iyi bir şekilde temsil ettiklerinden emin olayım. Vatandaşım o kadar akıllı olsun ki onun hakkında ki fıkralar, güldürmekten çok düşündürsün. Benim, uluslararası imajım olsunlar.

Sağlık güvencelerini sağlamalıyım. Bana inananlar ufak bir gripten, soğuk algınlığından kırılıp gitmemeli. Sağlıkla ilgili müdehaleleri de ücretsiz yapmalıyım ki, hastane kapılarında, eczane kapılarında sürünmesinler. Öyle bir hizmet vereyim ki bana güvensinler, başları sıkıştığında çekinmeden gelebilsinler.

Öyle aç, açıkta da kalmamalı benim halkım. Onların, boğazlarından sıcak birşeyler geçtiğini, soğuk havalarda sıcak evlerinde oturup bana dua ettiklerini bileyim. Herkesin işine gücüne düzenli gidip geldiğini ve adil bir şekilde emeğinin karşılığını aldığını bileyim. Alamıyorsa onun en büyük desteği ben olmalıyım. İş imkanı sağlamalıyım ki kendine güveni gelsin.

Bu hizmetlerim karşılığın da aldığım vergileri tekrar onlara hizmet olarak döndürmeliyim. Topluca devlete olan güvenlerini artırmalı, aynı şekilde bu güvenle onlarında benim kalkınmama destek olmalarını isteyebilmeliyim. Mesela köprü yapmak için aldığım vergilerle köprü yaptırmalıyım, ulaşımlarını kolaylaştırmalıyım ama bir de köprüden geçişte, o köprünün vergilerle yapıldığını hatırlayıp bir de geçiş ücreti istememeliyim.

Bu temel şeyleri sağlamalıyım ki, benim meşruluğum ve kalıcılığım ebedi olsun.

Şimdi tekrar düşünüyorum. Şu an devlete bir ton kredi borcum var, hala üstüne vergi ödüyorum deli gibi. Devlet zararına ortağım, karında üvey evlat gibiyim. Zamların üstümden karşılandığı ve herşeyi, benden hiç farkı olmayan, başka devletlerin vatandaşlarından daha pahalıya edindiğim bir konumdayım.

Şu kilşe benzetmeyi, aklı başında olan olmayan bir çok kişi yapmıştır. Düşünmüştür arada "ben koyun muyum?" diye.

Ben bu ülkenin vatandaşı mıyım yoksa koyunumuyum? Hala düşünüyorum.


Solum Ağrıyor...

Karşılıklı restleşmeler, sıkıcı muhalefet, birbirini suçlama vs. bunlar siyaset dediğimiz, çocuk oyununun olmazsa olmazları. Genelde dünya genelinde gündemi belirleyen, piyasaları başımıza yıkan, buradan çıkan yorumlar ve polemikler oluyor.

(En ufak bir esintiden de etkileniyorsa bu ekonomi oldukça hassas bir şey olmasının yanında son derece de gereksiz bir şey heralde. Söylenen en ufak sözün bile cebimize girecek parayı etkiliyor olmasının sebebi, tam olarak bilmemekle beraber sanırım ekonomi denen nanenin sadece kendi çıkarını düşünen kapalı devre bir sistem olmasından kaynaklanıyor. Sızlanmaları hep kendi yararına. Duygusal bir durum...Bunun sebebini bir ekonomist açıklarsa da sevinirim ayrıca.)


Şimdi de erken seçim polemiği gündemde. "Sen dediydin, ben dediydim" tekerlemesi eşliğinde bu günlerde bu tartışılıyor. Erken seçim tartışmalarının, siyaset tarihinde giderek artmasının sebebi sanırım biraz da sol hükümetlerin ısrarla başa gelmek istemesi.

Türkiye tarihinde koalisyon haricinde hiç bir sol parti iktidar oldu mu hatırlamıyorum. Yapı olarak da Türk toplumu sağ görüşe biraz daha yakın. Bağlı olduğu değerler, ısrarla her fırsatta başına kakılıyor, bence biraz da bela oluyor. Gelişmemiş toplumların özelliği olarak, eğer ekonominiz kötüyse, eğitim, sağlık vb. sosyal hizmetler grubu yeterli derece de karşılanamıyorsa yönelebileceğiniz iki şey kalıyor. "Din" ve "Millet" anlayışı. Bunlar açlığı unutturmanın yolları haline geliyor. Kötüye giden siyasetlerde, ne zaman ulusa seslenilse bunlar dile getirlip milletin içine sular serpiliyor. İktidarlar, akıllı olanlar, iktidardaki yerlerini sağlamlaştırmak için devamlı bu "bel altı" yola başvuruyorlar. Ne zaman işler kötü gitse.

Toplumu, daha doğru varoş olarak niterelendirilen kalburaltı topluluğu, ki bu büyük bir güç teşkil eder, kontrol altında tutmak için bu tür sloganlara yer verilir. Hep fakir mahallelerin billboardlarında bunu gazlayacak afişler yerleştirilir. Elinde bundan başka bir şey olmadığını bilen ve gazla giderek yüceltilen bu kavramlara sahip olmasının bilincinde olan topluluk, çok ses çıkarmaz, kendi içinde övünür durur.

Nedense her zaman da halk bu numarayı yiyor nedense. "Aç olsak da, Allah katında yerimiz hazır, e bide Türküz zaten daha ne olsun. Açlık bunun yanında ne ki. Hastanelerde yetersizlikten ölsek de Türk hastanelerinde Müslüman olarak ölüyoruz" anlayışı ne derece doğrudur bilmiyorum. İnsani değerler kavramı açısında, bu kadar yetersizliğe rağmen bunlarla avunabiliyor olmanın ve bunlar sayesinde bu kadar eziyeti görmezden geliyor olmanın altında yatan duygu durumunu ise anlamakta daha da zorlanıyorum.

Madem ki demokrasi o kadar mukaddes ve güzel bir şey, bu toplumun bir seferliğine de olsa, akla karayı belirlemek için sol hükümetlere de şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar ne sağ ne sol kafaya sahip olmasamda, zorunlu hale gelen bu yönetici seçme oyununda şans verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu sol hükümetlerin başarılı olmasını durumda zararın neresinden dönülse kardır durumu yaşatacak ve "sol" kavramının da bu ülke de ne olduğunun bilinmesine yol açacaktır. En azından insanlar neden korktuklarını bilecek ve bilerek ve istemeyerek bir şeye karşı olacaklardır. En azından bu tatlı demokrasi açısından, sol biraz eğitilmiş olacak.


Başarısız olması durumunda da şuankinden farklı bir durumda olmayacağız. Herşey yine aynı seyirinde devam edecek. Her iki tarafında demokrasiyi dillerine bu kadar doladıklarından dolayı söylüyorum. Yanlış anlama, sırf demokrasi tatlı bir şey diye...

Adam Fawer VS. Dostoyevski...


Adam Fawer







Dostoyevski






Dün konştuğumuz bir konu vardı. Burad
a da bahsetmek istedim. Bilmiyorum izlediniz mi, dün bir televizyon programına Adam Fawer katıldı. Kitaplarının bu kadar çok satmasını bekleyip beklemediği ve diğer klasiklerle (Tolstoy, Dostoyevski, Victor Hugo...) karşılaştırılma ihtimali olsaydı yani onlarla aynı dönemde yaşıyor olsaydı, onlarla rakabet hususunda kitaplarının satışının yine bu kadar olup olamayacağı soruldu. Bende bir çırpıda okumuştum. Öylesine kafa dağıtmak için.

Klasikler eğer günümüzde yayınlanıyor olsaydı yine Adam Fawer'e yenik düşerdi. Yine klişe bir deyimle hızlı tüketim bunu gerektiriyor. İnsanların "filmi çekilsin onu izleriz" dediği bir çağda yaşıyoruz. "Olmaz, her devirde onlar özeldir" diyebildiğinizi duyar gibi oluyorum. Bence bu oldukça duygusal br yaklaşım. Hayır satmazdı, çünkü kimsenin tasvirler, uzun betimlemelerle uğraşacak vakti yok artık. Bir an önce olayları öğr
enmek, "maceraya atılmak" istiyor.

Klasiklerin işlevi bunlaran tamamen farklıydı. Öncelikle (toplumcu rus yazarları gibi) içinde bulunulan ortamı tamamen tanıtması ve sonucu anlayabilmek için karakter tahlillerini başında vermesi gerekiyordu. Amaç insana, içinde bulunduğu bu ortam ve toplumun değer yargılarını sorgulatmaktı. Toplumcu bir gözle eleştirel bir bakış sunmaktı. Bunun etkileri hala sürmektedir. (Liselerde hala Suç ve Ceza'daki Raskolnikov örneği verilir.) En basitinden "Yüzüklerin Efendisi" (kulvarı farklı olsa bile) kitabını ilk 50-100 sayfayı aşamadığı için, sıkılıp bırakan bir çok insan tanıyorum. Türler farklı olsa da işlev aynı, öncelikle orada olmanız karakterleri tanımanız gerekiyor. Karşılaştırma yapmanız gerekiyor. Çünkü yazarın derdi biraz da sizsiniz. Biraz empati kurmanız bekleniyor. Topluma hitap etmeniz gerekiyor, anlatacağınız şeyi onun dilinden anlatıp, onun yaşayabileceği olaylar üzerinden sorgulamasını yaptırmanız gerekiyor.

Bir diğer açıdan bakarsak, eğer Adam Fawer o dönemde yaşasaydı, büyük bir hezimete uğrardı klasiklerin yanında. Bunun da nedeni o dönemin tek iletişim aracının yazılı yayınlar olması, bütün haberlerin ve öğretilerin oradan öğreniliyor olması. Bununla beraber o zamanın toplum yapısı, daha gerçekci ve oluşturulan kurguya daha yakın bir durumda olması. Bu kadar küt hayal gücü, "Empati"yi kaldıramazdı. Bunun da örnekleri var. O gerçekci akımdan kurtulamayan bir çok toplumda, bilimkurgu yazarları aynı zamanda bilimadamları olarak görülürdü. Jules Verne'nin yazdığı romanların gerçekmiş gibi algılanmasına, hatta Vernelizm adında bir tarikatin oluşmasına sebep olmuştur. Onun yazdığı şeylerin peşinden gerçekmiş gibi giden, buna inanan. Hatta yakın zaman örneği olarak Orson Welles'in radyo yayınından Marslıların saldırdığına dair yaptığı duyurusu nasıl gerçek gibi algılanmıştı. Bu bilim kurguya bir alışma sürecini de beraberinde getirdi. O tarihten sonra bu tür filmlerin sayısı arttı ve o zamana kadar yanlış anlaşılmış bir üvey evlat olan hayal gücü devreye girmeye başladı.

Haliyle Adam Fawer, değeri çok sonraları anlaşılacak bir yazar olarak kalırdı. Özetle bu kıyaslamayı belirleyecek olan, içinde bulunulan toplumun yapısıdır. Daha bu konuda yazılabilecek çok şey olmasına rağmen, kısaca nacizane görüşümü belirtmek istedim. Çok ayrıntıya girmek sıkıcı olabileceğinden, oldukça yüzeysel olarak değindim.

Şu da var ki, her zaman tarih öncesi savaşlarda, özellikle kaybeden tarafın, sayıca az olan tarafın, bu günkü ağır silahlara sahip olması durumunda, tarihin nasıl şekillenebileceğini hep merak etmişimdir. Aynı şekilde, karşılaştırmak her ne kadar "olasılıksız" olsada, klasik yazarlarının değil de Adam Fawer gibi kurgu yazarlarının o dönemde yaşaması durumunda toplumun alabileceği şekli de merak ediyorum.

Dip-not...


Bu arada dikkat ettin mi bilmiyorum. İktidara karşı yapılan (yapıldığı düşünülen) bütün suçlar apar topar işleme konuluyor. Suçlu suçsuz farketmez karga tulumba herkes yargılanıyor, hemen yüce adalete güven isteniyor. Çok hoş adaletin bu kadar hızlı olması.

Bir yandan da iktidar ilgilendirebilecek, iktidarın karışmış olabileceği herhangi bir dava aylarca yıllaraca gündeme gelemiyor. Ne muhattap bulunabiliyor, ne de etrafta bunu yargılayabilecek bir yüce adalet bulunabiliyor. El birliğiyle üzerine kum atılıyor. Çok hoş adaletin bu kadar taraflı olması.

Başka ülkeler de iktidarlar yargılanıyor mu? Belki hayır. Peki önemli olan onlar gibi olmak mı yoksa hak, hukuk, adalet ve eşitlik gibi "sempatik" kavramlar uğruna bir adım daha öne geçmek, daha iyisini mi yapmaktır...

Bilemedim...

Ekmek Arası Genetik Facia...

Önceden domateslerin bu gün "cherry" denen ve fahiş fiyata satılan domatesler kadar olduğunu biliyor muydunuz? Ya da bu gün bildiğiniz bir çok meyvenin, şu an pazardan aldığınızın yarısı, neredeyse 3te 1i boyutunda olduğunu biliyormuydunuz ? Ben uzun zamandır işim gereği biliyorum.

Peki neden şuan neredeyse bal kabağı kadar domatesler, karpuz kadar elmalar görüp, almak mecburiyetinde kalıyorsunuz. Kısaca bahsedeyim. Hikaye yüzyılımızın ortalarında Meksika'da başlıyor. Ürünlerin yapay bir seçilime uğratılıp, daha verimli ve büyük olanlarının seçilmesiyle başlıyor. Bunların tohumları da saklanıyor ve yeni adlarla kodlanmış ürünler geliştirilmeye başlıyor. Buna "Yeşil Devrim" deniyor. Olay buraya kadar normal. Hala, her ne kadar büyük olsalar da yapay seçilimden dolayı hala sağlıklı ürünler.

Her zamanki gibi bu tatlı rüyalar daha sonra kabusa dönmeye başlıyor. Bazı beyfendiler, yapay seçilimi abartıp olayı genetiğe döküyorlar. Artık elimize, iki avucumuza sığmayacak elmaları koyuyorlar. Git gide verilen kod sayısı artıyor. Bir domatesin milyon tane türü ortaya çıkıyor. Seç seçebilirsen. İstediğin özelliğe göre. Çok fazla işin bilimsel ayrıntı kısmına girmeyeceğim. Yaşasın artık elimizde, aldığınız ne olursa olsun, adı "GDO" olan ürünler var.

Bir kaç firmanın elinde satışı yapılıyor. Aynı firmalar tarafından da genetiği değiştirilmiş, yani aslında mükemmel olması gereken ürünlerin mükemmel olmadığını gösteren ilaçlar da satılıyor. Birileri ekmek arası banknot yapıyor. Haberiniz olsun.

Bize ne? Bize ne söyleyeyim. Oldukça sağlıksız ürünler. En basitinden şunu söyleyeyim, kullanılan maddeler yada değiştirilmiş genetik insan sağlığını ve tozlaşmadan ötürü çevre sağlığını etkiliyor. Sağlıkla ilgili kısmında her ne kadar tersini söyleyen "biliminsanları"da olsa su götürmez bir gerçek. Kanser, kısırlık yol açtığı hastalıklardan bir kaçı.

Bunun yanında ekonomik bir kısmı da var ki sorma gitsin. 1-2 kişi zenginleştikçe zenginleşiyor bu sağlıksız ürünler sayesinde. Kaldı ki ne işe yaradığı belli olmayan devlet adamları tarafından, ülkeler arası iş birliğinde bir koza dönüşüyor, yeri geliyor bir ambargo mazlemesi oluyor. Her tarafından hayat fışkıran topraklarda üretim yapılmıyor da, bu uyduruk ürünler alınmak mecburiyetinde kalınıyor. Toplumlar gitgide zehirleniyor.

Bir yandan da bu ürünlerin karşısına, organik ürünler adı altında yeni bir sektör oluşturuluyor. Kof domatesi pazardan 2-3 milyona alıyorsunuz. Diğer tarafdan ense bakımından sizden üstün olanlar kilosu 20-30 milyondan sağlıklı ürünler alıyor. İşin güzel tarafı "GDO"ların sağlıklı olduğu söylyenlerin bile organiksiz bir günlerinin geçtiğini sanmıyorum. İnsana aptal muamelesi yapılıyor, demokrasi yoluyla bir kez daha insan hayatı hiçe sayılıyor. Gitgide ölsün fakirler tribi yaratılıyor. Bunu dile getirenler geçmişte olduğu gibi servet düşmanlığıyla suçlanıyor. Sağlıklı yaşam gitgide bir servet halini almaya başlıyor.

Yaşasın meclisimizden bu ürünlerin satışı ve üretimiyle ilgi yönetmelik geçmiş bulunuyor. Ne güzel olur beyaz domatesden yapılmış menemeni bir bahar akşamı, mutajen bir aileyle paylaşmak...


 
Related Posts with Thumbnails
© 2009 - Bir İnsanı Sevmekle Başlar Herşey.. | Free Blogger Template designed by Choen

Home | Top