Deniz Annesi...

Gaztede okuduğum, normalde bildiğim ama duyurmak istediğim bir yaratık. Dev Denizanası. Yıllardır filmlere, öykülere konu olan deniz canavarlarından. Gerçi canavar demek ne derece doğru bilmiyorum. Kendi halinde takılan bir canlı türü. Kendi yaşamını idame ettirecek davranışlar çerçevesinde tehlikeli.

Bu güne kadar korku filmlerinin de vazgeçilmez öğeleridir bu tür canlılar. Denizden ne çıksa tırsarız zaten. Jaws, Piranha, Orca bunlar bildiklerimiz. Çoğu kişi, ben de dahil, denize daldığında karşıya bakmaya korkar. Neden? İşte bu gibi canlılar yüzünden. Çağlar boyunca da efsanelere konu olmuşlar, bilinçaltını farkettirmeden istila etmişler, bir avuç suda macera yaşamamıza neden olmuşlardır.


Japonya açıklarında bir tekneye çarpıp, ne var ne yok devirmiş bu. Ağlarına zarar vermiş, ağdaki balıkları da zehirleyip telef etmiş. Denize düşenleri başka tekneler kurtarmış. Büyüklüğü 2 m ye yakın. Ağırlığı da 200 kilo kadar. Bir bakıma, denizde her bulduğunu yiyen Japonlara da müstehaktır diye düşünüyorum. Balinaların korunması ve av yasağını kabul eden sözleşmeyi imzalamayan güzide ülkeler arasında aynı zamanda bu Japonya. Bir gün de balina çarpması dilekleriyle...

Çemberin Başarısı ve Altında Yatanlar...


Hudsucker Proxy

Yönetmen: Joel Coen

1994


Yine "Coen Kardeşler"den bir komedi. Tabi Kendi tarzlarıyla. Bir şirkette düşük seviyede bir çalışan olan karmanımızın (Tim Robbins) nasıl şirketin başına geldiğini işliyor. Buz dağının görünen kısmı olarak. Altından bir ton anlam çıkar dur. İster hayallerin gerçekleşmesi, ister umudun önemi, ister küçük şeylerin çok büyük olabileceklerini (o ne be öyle), istersen de bir şirket eleştirisi, sistem eleştirisi olarak görebilirisin.

Aslında biraz kara komedi. Şirketin batmakta olduğu bir durumda, suçu üzerine atacak bir kurban, bir kukla patron aranmaktadır. O sırada, kendince dahiyane bir fikir olduğunu düşündüğü hulahopla bu adam çıkagelir. Şirketin patronu olarak alınır ve batmakta olan şirket, milletin her zamanki gibi lüzumsuz şeylere olan zaafından ötürü, hulahopla tekrar gösterişli günlerine geri döner. Olaylar gelişir... (spoiler vermek istemiyorum, yeterince oldu zaten)

Biraz da başrol oyuncusu Tim Robbinsden bahsetmek isterim. Bu adam da aynı Kevin Bacon için söylediğim gibi, onun kadar olmasa da, pek bilinmeyen bir oyuncu. "Esaretin Bedeli" (The Shawshank Redemption) sanırım en çok bilinen filmlerinden. Kendi filmleriyle uğraştığını ve kendine has bir çizgisi olduğunu söyleyebilirim. Şimdiye kadar da öylesine bir filmde öylesine bir rol aldığını görmedim. Bu adamı da, ekranlarda bolca görmek istiyoruz.

Vatan Millet Sakarya...

1 ay kadar sonra mecburi, zaruri, çok lazım ve vatani görevimi yapmaya gideceğim. Artık vakti geldi diyen uzmanlar geçen ay beni askeri şubeye davet ettiler, saolsunlar. Bu arada okuduğum ve 7 sene emek verdiğim, güzide okulum anında ispiyonlamış mezun olduğumu, onu öğrendim ve çok kırıldım gerçekten. Biter bitmez mimlemişler beni.

Biraz tırsıyormuyum, hayır, az tedirginim sadece. Lüzumunu anlayamadığım ölçüde yadırgıyorum. Ufak da bir araştırma yaptım. Bu askerlik işinin sivil hayatta da acayip bir sektör oluşturduğunu gördüm. Adamlar asker paketi satıyorlar, boy boy. İçinde de gerekli malzemeler başlığı var. Maddi durumuna göre paketler yapmışlar. Silver, gold vs. paketler içerisinde orada lazım olabilecek zımbırtılar var. Alıyorsun rahat ediyorsun. Bir çanta dolusu yeşil malzeme.(http://www.askermekani.com)

Ha bu arada bunu da anlamış değilim, üniformalar yeşil, tamam kamuflaj ve tek tiplik için normal bir uygulama. Yahu donlar atletler neden yeşil. İçeride donlamı geziyoruz, yatakhane dağ-bayır mevzii mi onu anlamadım?

Her şey yeşil. Hatta yemeklerinde öyle olduğuna dair bir söylenti var. Asker millet olmak ne zormuş. Bir aralar, bilmiyorum takip edeniniz varmıydı, "Düşmanını Tanı" diye bir site vardı. Oradan aklımda kalanlardan biriside şudur:

"Her Türk, Her Alman, Her İngiliz, Her Fransız, Her İtalyan, Her Macar, Her Rus, Her Hintli, Her Çinli, Her Japon, Her vs.. asker doğar, İnsan Ölür".


Son olarakda tüm askerdekiler ve asker yolu gözleyenler için küçük Namık'dan gelsin:


Dinde Kaçılım...

Şu konuya da kafam çok takılır. Din Kültürü derslerinin zorunlu olması konusuna. Neden zorunlu? Bir yere sıkıştırılmaya çalışılıyormuşum gibi hissediyorum. Herkesin inançlarında özgür olduğu argumanından yola çıkarak, ben neden devlet karşısında inançlarım da özgür değilim.

Beynim daha mandalina kadarken, nüfus cüzdanıma otomatik olarak işlenen ve eğitim hayatım boyunca da bundan mesul tutulmam ne derece doğru. Belki başka bir dini seçeceğim. Ya da uzun süre, emin olana kadar seçmekte zorlanacağım, vakti geldiği zaman kendim geleceğim.

Belki ruhen Buddha'ya daha yakın hissediyorum kendimi. Buddha'nın müslüman olmamasının kabahatini neden ben üstleniyorum. Ya da neden diğer inanaçlar hakkında yorum yapma şansım yok, karşılaştırma yapıp muhakeme gücümü geliştiremiyorum. Bende bulunan ve onda bulunan şeyleri göremiyorum.

Dünyanın 3'te 1'i biri müslümanken, diğerlerini misyonerlikle suçlayayım, nedenlerini nasıllarını bilmeden. Benden hiç farkı olmayan veya onlardan hiç farkım olmayan ben neden tek bir inancın tek bir mezhebine mahkum olayım.

Din kültürü ve ahlak bilgisi bu durunda dayatılan bir ahlak olmaz mı? Din kültürü ve ahlak bilgisi yerine, Dinler Tarihi dersi alsam ve bunu da din kültürü öğretmeni yerine tarih öğretmeni öğretse olma mı?

Kaldı ki, kimsenin mucize yönünden birbirinden geride kalır yanı yokken ben neden sadece bizimkilerin üstün olduğuna inanayım. Bunun kıstası bu mucizelerse neden onlardaki mucizeleri de kabul edemeyeyim. Son olarak, diğerlerini değiştirilmiş diye suçlarken ben, benim elimde olanın değiştirilmediğine nasıl emin olayım?

Devletin Görevleri...

Düşünüyorum düşünüyorum bir türlü içinden çıkamıyorum. Bir vatandaş olmak ne demek. Nasıl bir ülkenin vatandaşı olduğumu anlayabilirim falan. İzlediklerim okuduklarım beni çok şaşırtıyor. Bir çark dönmeye devam ediyor sende zorunlu seçmeli bir şekilde bunun içine alınıyorsun.

Öncelikle, bir devlete, millete ait olmak ne demek. En basitinden devletin görevlerini düşünüyorum. Aklımca, bu görevlere ve bana etkilerine göre kendimi vatandaş gibi hissedeceğim. Dur bakalım bir deneyelim.

Devlet olarak vatandaşım dediğim kalabalığın eğitimini standartların üstünde sağlamalıyım. Eğitimi şart koşup, parasıza çevirmeliyim ki, kendini benden bilenler akıllı, fikirli adamlar olsunlar, olsunlarda bana katkıda bulunsunlar. Sağa sola kaçıp gitmesinler. Bu sınırlarda kalıp faydalı olsunlar. Vatandaşalrımın adı duyulduğunda, göğsüm kabarabilsin, onların başarısını sahiplenebileyim. Beni iyi bir şekilde temsil ettiklerinden emin olayım. Vatandaşım o kadar akıllı olsun ki onun hakkında ki fıkralar, güldürmekten çok düşündürsün. Benim, uluslararası imajım olsunlar.

Sağlık güvencelerini sağlamalıyım. Bana inananlar ufak bir gripten, soğuk algınlığından kırılıp gitmemeli. Sağlıkla ilgili müdehaleleri de ücretsiz yapmalıyım ki, hastane kapılarında, eczane kapılarında sürünmesinler. Öyle bir hizmet vereyim ki bana güvensinler, başları sıkıştığında çekinmeden gelebilsinler.

Öyle aç, açıkta da kalmamalı benim halkım. Onların, boğazlarından sıcak birşeyler geçtiğini, soğuk havalarda sıcak evlerinde oturup bana dua ettiklerini bileyim. Herkesin işine gücüne düzenli gidip geldiğini ve adil bir şekilde emeğinin karşılığını aldığını bileyim. Alamıyorsa onun en büyük desteği ben olmalıyım. İş imkanı sağlamalıyım ki kendine güveni gelsin.

Bu hizmetlerim karşılığın da aldığım vergileri tekrar onlara hizmet olarak döndürmeliyim. Topluca devlete olan güvenlerini artırmalı, aynı şekilde bu güvenle onlarında benim kalkınmama destek olmalarını isteyebilmeliyim. Mesela köprü yapmak için aldığım vergilerle köprü yaptırmalıyım, ulaşımlarını kolaylaştırmalıyım ama bir de köprüden geçişte, o köprünün vergilerle yapıldığını hatırlayıp bir de geçiş ücreti istememeliyim.

Bu temel şeyleri sağlamalıyım ki, benim meşruluğum ve kalıcılığım ebedi olsun.

Şimdi tekrar düşünüyorum. Şu an devlete bir ton kredi borcum var, hala üstüne vergi ödüyorum deli gibi. Devlet zararına ortağım, karında üvey evlat gibiyim. Zamların üstümden karşılandığı ve herşeyi, benden hiç farkı olmayan, başka devletlerin vatandaşlarından daha pahalıya edindiğim bir konumdayım.

Şu kilşe benzetmeyi, aklı başında olan olmayan bir çok kişi yapmıştır. Düşünmüştür arada "ben koyun muyum?" diye.

Ben bu ülkenin vatandaşı mıyım yoksa koyunumuyum? Hala düşünüyorum.


Gerilimin Kenarı ve Kevin Bacon Sorunsalı...


Stir Of Echoes

Yönetmen: David Koepp


1999


Bir gerilim filmi "
Stir of Echoes". Temelde bilgi hatası varmış gibi gelse de sonradan düzeliyor hikaye. Bir arkadaş muhabbetinde hipnotizmanın geyikden ibaret olduğu ve batıl inanç olduğu konusu açılır. Sallamaz arkadaşımız ısrarla, bunun batıl bir inanç olduğunu kanıtlamak adına hipnotize edilmeyi ister. İster ama hikaye bundan sonra başlar.

Gördüğü şeyler dünya gözüyle görünecek şeyler değildir. Güzel bir mahalle, güzel komşular ve iyi bir aileye rağmen adamımız delirmenin eşiğine gelir bu görüntüler yüzünden. İşin altında da tabii ki bir gizem yatmaktadır. Ve tabii ki kimseyi inandıramaz.

Bazı senaryolarla benzerlik gösterse de sıkılıp bırakmayın. Bir başka tavsiye de eğer etrafınız da böyle, garip şeyler gördüğünü söyleyen bir arkadaşınız varsa önce bir oturup dinleyin. Hemen deli demeyin adama. Destek olun, yardımcı olun. Sebebi olmayın adamın.

Bu arada bu filmle birlikte tekrar hatırladığım ve içime oturan bir hadise daha var ki, o da şudur,
Kevin Bacon abinin neden hala, yüksek bütçeli yapımlarda başrol oynamaması. Başrol oynadığı filmler var elbet ama bunlar çok kıyıda köşede kalmış filmler. Tipse tip, oyunculuksa oyunculuk ama neden? Bunun arkasında ne gibi güçler var. Bu bir hükümet politikasımı, ne bileyim kıllanıyorum. Şu adama film oynatın. Beyendiğimiz oyunculardandır kendisi, benim gibi insanlar varsa eğer, birlikte bu bir arz-talep aksiyonu yaratalım, el birliğiyle zirveye taşıyalım abiyi.

ZAM YAPILDIIIII...


Bu arada asgari ücrete yani verilebilecek en az ücret olan şey, % 3 zam yapılıyormuş haberiniz olsun. Yuvarlak hesap net 600 tl aldığımızı düşünürsek, % 3'ü 18 tl'ye tekabül ediyor. Yaşasın.

Paranızı öyle "ekmek alcaz, et yicez" diyerek çarçur etmeyin. Benim tavsiyem birikim yapmanız yönünde.
Şu son sağlık düzenlemelerine bakacak olursanız, bu para ayda bir kereye mahsus olması koşuluyla hasta olmanıza müsade ediyor. Yada suya ve elektriğe gelen zamların farklarını karşılamaya yetiyor. Hayatta bir değişiklik olmadı değil mi? Yer yerinden oynamadı, gökyüzü daha mavi gelmedi değil mi? Tamam işte amaç da o değil zaten...

Anormal bir şey yok
.

Solum Ağrıyor...

Karşılıklı restleşmeler, sıkıcı muhalefet, birbirini suçlama vs. bunlar siyaset dediğimiz, çocuk oyununun olmazsa olmazları. Genelde dünya genelinde gündemi belirleyen, piyasaları başımıza yıkan, buradan çıkan yorumlar ve polemikler oluyor.

(En ufak bir esintiden de etkileniyorsa bu ekonomi oldukça hassas bir şey olmasının yanında son derece de gereksiz bir şey heralde. Söylenen en ufak sözün bile cebimize girecek parayı etkiliyor olmasının sebebi, tam olarak bilmemekle beraber sanırım ekonomi denen nanenin sadece kendi çıkarını düşünen kapalı devre bir sistem olmasından kaynaklanıyor. Sızlanmaları hep kendi yararına. Duygusal bir durum...Bunun sebebini bir ekonomist açıklarsa da sevinirim ayrıca.)


Şimdi de erken seçim polemiği gündemde. "Sen dediydin, ben dediydim" tekerlemesi eşliğinde bu günlerde bu tartışılıyor. Erken seçim tartışmalarının, siyaset tarihinde giderek artmasının sebebi sanırım biraz da sol hükümetlerin ısrarla başa gelmek istemesi.

Türkiye tarihinde koalisyon haricinde hiç bir sol parti iktidar oldu mu hatırlamıyorum. Yapı olarak da Türk toplumu sağ görüşe biraz daha yakın. Bağlı olduğu değerler, ısrarla her fırsatta başına kakılıyor, bence biraz da bela oluyor. Gelişmemiş toplumların özelliği olarak, eğer ekonominiz kötüyse, eğitim, sağlık vb. sosyal hizmetler grubu yeterli derece de karşılanamıyorsa yönelebileceğiniz iki şey kalıyor. "Din" ve "Millet" anlayışı. Bunlar açlığı unutturmanın yolları haline geliyor. Kötüye giden siyasetlerde, ne zaman ulusa seslenilse bunlar dile getirlip milletin içine sular serpiliyor. İktidarlar, akıllı olanlar, iktidardaki yerlerini sağlamlaştırmak için devamlı bu "bel altı" yola başvuruyorlar. Ne zaman işler kötü gitse.

Toplumu, daha doğru varoş olarak niterelendirilen kalburaltı topluluğu, ki bu büyük bir güç teşkil eder, kontrol altında tutmak için bu tür sloganlara yer verilir. Hep fakir mahallelerin billboardlarında bunu gazlayacak afişler yerleştirilir. Elinde bundan başka bir şey olmadığını bilen ve gazla giderek yüceltilen bu kavramlara sahip olmasının bilincinde olan topluluk, çok ses çıkarmaz, kendi içinde övünür durur.

Nedense her zaman da halk bu numarayı yiyor nedense. "Aç olsak da, Allah katında yerimiz hazır, e bide Türküz zaten daha ne olsun. Açlık bunun yanında ne ki. Hastanelerde yetersizlikten ölsek de Türk hastanelerinde Müslüman olarak ölüyoruz" anlayışı ne derece doğrudur bilmiyorum. İnsani değerler kavramı açısında, bu kadar yetersizliğe rağmen bunlarla avunabiliyor olmanın ve bunlar sayesinde bu kadar eziyeti görmezden geliyor olmanın altında yatan duygu durumunu ise anlamakta daha da zorlanıyorum.

Madem ki demokrasi o kadar mukaddes ve güzel bir şey, bu toplumun bir seferliğine de olsa, akla karayı belirlemek için sol hükümetlere de şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar ne sağ ne sol kafaya sahip olmasamda, zorunlu hale gelen bu yönetici seçme oyununda şans verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu sol hükümetlerin başarılı olmasını durumda zararın neresinden dönülse kardır durumu yaşatacak ve "sol" kavramının da bu ülke de ne olduğunun bilinmesine yol açacaktır. En azından insanlar neden korktuklarını bilecek ve bilerek ve istemeyerek bir şeye karşı olacaklardır. En azından bu tatlı demokrasi açısından, sol biraz eğitilmiş olacak.


Başarısız olması durumunda da şuankinden farklı bir durumda olmayacağız. Herşey yine aynı seyirinde devam edecek. Her iki tarafında demokrasiyi dillerine bu kadar doladıklarından dolayı söylüyorum. Yanlış anlama, sırf demokrasi tatlı bir şey diye...

Bir Zamanlar, Her Zamanlar...


"If there is no God, everything is permitted."

"If the devil does not exist, and man has therefore created him, he has created him in his own image and likeness."


(Fyodor Mikhaylovich Dostoyevsky)

Adam Fawer VS. Dostoyevski...


Adam Fawer







Dostoyevski






Dün konştuğumuz bir konu vardı. Burad
a da bahsetmek istedim. Bilmiyorum izlediniz mi, dün bir televizyon programına Adam Fawer katıldı. Kitaplarının bu kadar çok satmasını bekleyip beklemediği ve diğer klasiklerle (Tolstoy, Dostoyevski, Victor Hugo...) karşılaştırılma ihtimali olsaydı yani onlarla aynı dönemde yaşıyor olsaydı, onlarla rakabet hususunda kitaplarının satışının yine bu kadar olup olamayacağı soruldu. Bende bir çırpıda okumuştum. Öylesine kafa dağıtmak için.

Klasikler eğer günümüzde yayınlanıyor olsaydı yine Adam Fawer'e yenik düşerdi. Yine klişe bir deyimle hızlı tüketim bunu gerektiriyor. İnsanların "filmi çekilsin onu izleriz" dediği bir çağda yaşıyoruz. "Olmaz, her devirde onlar özeldir" diyebildiğinizi duyar gibi oluyorum. Bence bu oldukça duygusal br yaklaşım. Hayır satmazdı, çünkü kimsenin tasvirler, uzun betimlemelerle uğraşacak vakti yok artık. Bir an önce olayları öğr
enmek, "maceraya atılmak" istiyor.

Klasiklerin işlevi bunlaran tamamen farklıydı. Öncelikle (toplumcu rus yazarları gibi) içinde bulunulan ortamı tamamen tanıtması ve sonucu anlayabilmek için karakter tahlillerini başında vermesi gerekiyordu. Amaç insana, içinde bulunduğu bu ortam ve toplumun değer yargılarını sorgulatmaktı. Toplumcu bir gözle eleştirel bir bakış sunmaktı. Bunun etkileri hala sürmektedir. (Liselerde hala Suç ve Ceza'daki Raskolnikov örneği verilir.) En basitinden "Yüzüklerin Efendisi" (kulvarı farklı olsa bile) kitabını ilk 50-100 sayfayı aşamadığı için, sıkılıp bırakan bir çok insan tanıyorum. Türler farklı olsa da işlev aynı, öncelikle orada olmanız karakterleri tanımanız gerekiyor. Karşılaştırma yapmanız gerekiyor. Çünkü yazarın derdi biraz da sizsiniz. Biraz empati kurmanız bekleniyor. Topluma hitap etmeniz gerekiyor, anlatacağınız şeyi onun dilinden anlatıp, onun yaşayabileceği olaylar üzerinden sorgulamasını yaptırmanız gerekiyor.

Bir diğer açıdan bakarsak, eğer Adam Fawer o dönemde yaşasaydı, büyük bir hezimete uğrardı klasiklerin yanında. Bunun da nedeni o dönemin tek iletişim aracının yazılı yayınlar olması, bütün haberlerin ve öğretilerin oradan öğreniliyor olması. Bununla beraber o zamanın toplum yapısı, daha gerçekci ve oluşturulan kurguya daha yakın bir durumda olması. Bu kadar küt hayal gücü, "Empati"yi kaldıramazdı. Bunun da örnekleri var. O gerçekci akımdan kurtulamayan bir çok toplumda, bilimkurgu yazarları aynı zamanda bilimadamları olarak görülürdü. Jules Verne'nin yazdığı romanların gerçekmiş gibi algılanmasına, hatta Vernelizm adında bir tarikatin oluşmasına sebep olmuştur. Onun yazdığı şeylerin peşinden gerçekmiş gibi giden, buna inanan. Hatta yakın zaman örneği olarak Orson Welles'in radyo yayınından Marslıların saldırdığına dair yaptığı duyurusu nasıl gerçek gibi algılanmıştı. Bu bilim kurguya bir alışma sürecini de beraberinde getirdi. O tarihten sonra bu tür filmlerin sayısı arttı ve o zamana kadar yanlış anlaşılmış bir üvey evlat olan hayal gücü devreye girmeye başladı.

Haliyle Adam Fawer, değeri çok sonraları anlaşılacak bir yazar olarak kalırdı. Özetle bu kıyaslamayı belirleyecek olan, içinde bulunulan toplumun yapısıdır. Daha bu konuda yazılabilecek çok şey olmasına rağmen, kısaca nacizane görüşümü belirtmek istedim. Çok ayrıntıya girmek sıkıcı olabileceğinden, oldukça yüzeysel olarak değindim.

Şu da var ki, her zaman tarih öncesi savaşlarda, özellikle kaybeden tarafın, sayıca az olan tarafın, bu günkü ağır silahlara sahip olması durumunda, tarihin nasıl şekillenebileceğini hep merak etmişimdir. Aynı şekilde, karşılaştırmak her ne kadar "olasılıksız" olsada, klasik yazarlarının değil de Adam Fawer gibi kurgu yazarlarının o dönemde yaşaması durumunda toplumun alabileceği şekli de merak ediyorum.
 
Related Posts with Thumbnails
© 2009 - Bir İnsanı Sevmekle Başlar Herşey.. | Free Blogger Template designed by Choen

Home | Top