Bir Zamanlar, Her Zamanlar...


Goverment can easly exist without laws, but law cannot exist without goverment.

(Bertrant Russel)

Evrilde Gel...


Walking With Monsters

Yönetmen: Tim Haines


2005


Evrim
e ister inanın ister inanmayın. Vakti zamanın da çok uğraştım olmadı. Aklın yolu bir değilmiş onu öğrendim. Neyse bu konuyla ilgili tartışmak istemiyorum artık. Ama bu belgeseli de tanıtmadan edemeyeceğim. Mümkün değil.

Walking With Monster ile başlayıp Walking With Cavemen ile devam eden bir seri. Yani günümüze kadar gelen evrimi anlatıyor. Gerçekten yürüyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Animasyon olarak çekilmiş ve (evrimi anlamayanlar için) sırf görsellik kısmı bile son derece seyirlik. Vakti zamanında dizi olarak yayınlanmış, anladığım kadarıyla da baya bir izleyici kitlesi varmış. (imdb sağolsun)

Tabi biz o zaman ne izliyorduk kim bilir. Pek bir ilerleme kaydedemediğimizi düşünüyorum zira gelinen son nokta Behlül'ün Bihter'i punduna getirmesi, üvey-ensest ilişki (bende anlamadım, amcasının 2.eşiyle yani üvey yengesiyle falan, bayaa çetrefilli).

Demem o ki arada böyle şeylerde izleyelim isterim TV'de. Böyle belgeselleri tanıtmaya devam edeceğim iki gözüm. Sende yardımcı ol izle...Özellikle anne ve babalara tavsiye ediyorum, evladınızı daha körpecikken eller almasın, izlettirin bunları hem onunda hoşuna gidicek, animasyon bu...Hem biraz da sana soru sorar belki de karşılıklı ufkunuz açılır.

Her neyse uzun bir macera bu belgesel size iyi seyirler...

Ne Yesem Yarıyor Arkadaş...


Petrol yiyen mikrop bulunmuş a dostlar. Bu son BP'nin başına gelenlerden, başının altından çıkanlardan sonra, bir mikropla mücadele için başka bir mikrobu kullanıyormuşuz gibi geliyor. Yada dinsizin hakkından, imansız mı gelir hakketen bilemiyorum...

Biz bunları öldürmek için yıllardır anti-biyotik üretmiyormuyuz, her yıl çıkan yeni bir tanesi için gece gündüz yusuf yusuf dolaşmıyor muyuz? Evet.

Şimdi hiç mi utanmıyoruz bu mikrobu kullanırken. Yüzüne nasıl bakarız...

Evete Hayır, Hayıra Evet...

Evin en küçük çocuğusunuz, pek fikri sorulan falan biri değilsiniz. Arada bir babanız laf olsun diye, ıvır zıvır bir konuda sizin fikrinizi soruyor, sırf laf olsun diye, sizi de muhabbete dahil etmek için. Öyle fikrinizin çok da önemli olduğundan falan değil ha, sadece sizin o büyümüşte küçülmüş tavırlarınızla eğlenmek için. Ama siz, aslında o hiç büyümemiş ve onlara göre de hala çocuk kalacak kafanızla bir işe yaramanın gururu içerisinde, gerine gerine büyüdüğünüzü düşünerek evin içinde dolaşıyorsunuz. Bu tavırlar sizin gururunuzu okşasa da aile büyüklerini pek bir eğlendiriyor. Her iki taraf da mutlu, eylem amacına ulaşmış, ne siz rahatsız oluyorsunuz ne de onlar. Zaten hiç bir şeyi etkilemiyorsunuz da. Öyle küçük dünyanız da bir şey yapmanın, bir işe yaramanın gururunu yaşıyorsunuz. Arada bir de aileniz "kocaman" olduğunuzu söylüyor.

İşte o andan itibaren sanki büyük bir şeyin parçasıymış gibi, sanki varlığınız (söylenildiği gibi) bir şeyleri etkiliyormuş gibi düşünmeye başlıyorsunuz. Evet artık kocaman oldunuz. (sizin düşünmenizi istedikleri gibi, kullanılmak için kocaman ama bir birey olarak, etkinlik olarak küçük bir adam...)


Birde şöyle bir hikaye var: Benjamin adında bir eşek varmış, çiftliğin bütün işini yaparmış. Arada bir de çiftçiden sopa yermiş, hatalarının bedeli olarak. Yediği dayak üzerine çiftçiyi protesto etmek için kuyruğunu bir süre sallamazmış. Yaptığı işlede gurur duyarak kasıla kasıla yürürmüş. Çiftçinin bu eylemden hiç haberi olmadığı gibi, diğer hayvanlarda neden bu eşeğin durup durup böyle kasıla kasıla yürüdüğünü merak ederlermiş...

Oy kullanma konusunda ciddi kaygılarım var. Neye yaradığını açıkcası bilmiyorum. Vatandaş olarak görevin deniyor, sözde devlet seni aldığı kararlara ortak ediyor. Hiç aklın alıyor mu bunu? Böyle bir mekanizma, sana istediği gibi davranabiliyor, herşeyine müdehale edip herşeyi değiştirebiliyor, sen de bazı kararlarında söz sahibi olabiliyorsunuz. Bir düşün sence sana ihtiyacı var mı? (ipucu: sana ne zaman ihtiyacı olur, sen sana ihtiyacı olduğunu farkettiğin ve ona da farkettirdiğin zaman...Ne kadar olanaklı bilmiyorum)

Tıpkı benjamin gibi yada ailenin küçük oğlu gibi kasıla kasıla yürümenin ve vermiş olduğun kararın, bu kararın birşeyi değiştirebileceğinin kısaca "kocaman" olmanın verdiği o güçle de başkalarını bu vatandaşlık görevini yapmadığı için b.klamanın alemi var mı bir düşün?

Bir şeyi etkileyemediğini nasıl anlayacağın ile ilgili küçük bir ipucu vereyim. Bu kadar "özgür düşünce" yemek, eğitim ve barınma gibi temel haklarda, herkes için bile bir araya gelip, doğru düzgün kararlar alamayan bir insan kalabalığıyla mı karşı karşıyasınız? O zaman doğru yerdeyiz.

Önceden bu manifestolar da falan insanlardan yığınlar diye bahsedildiğin de çok sinirlenirdim, bunu hak etmediklerini, onlardan meta gibi bahsedildiğini düşünürdüm. Şimdi hak vermeye başladım. Olay her zaman babanın kabahati olmayabiliyor, bazen de aymayan küçük çocuğun yada neyi nasıl yapacağını bilemeyen Benjamin'in de olabiliyor.

Evet ve hayırdan ziyade üçüncü bir seçeneği de düşünün. Sadece evet ve hayırla neleri yapabileceksiniz onu da düşünün. İki seçeneğe indirgenmiş bir sınav sisteminde ne kadar başarılı olacağınızı düşünün. Birde evet-hayır yanına o küçük çocuk mu ya da Benjamin mi olacağınızı da düşünün.

Oy verin her zaman, vermeyin demiyorum. Sonuçta bu sizin göreviniz bir vatandaş olarak, nede olsa devletin idaresinde söz sahibisiniz...(?)



Kabullenilmiş apolitize...

Gençlik apolitize edildi. Evet. Edildi, bunun aksi düşünülemez, hatta bırakın gençliği o zamana kadar politik olanlar bile apolitize edilmeye çalışıldı ve başarılı olunduğu da oldu. Her mikrofon tutulan bunu söylüyor. 80 darbesi bunu yaptı bu memlekette. Ağrılı kolu tedaviye uğraşmadı, yanında sağlam kolla beraber kesti attı. Belki bu gün ordunun başına gelenlerin ve kendilerine destek bulamamalarının sebebi biraz da burada aranmalı.

O zaman yapılan uygulamalar, ilk başta çok iyi görünse bile daha sonra oluşan sözde asayiş ve refah ortamı tamamen kâbusa dönüştü. O günleri aklına getirenler bu gün ister istemez bir kıyaslama içine giriyorlar ve acaba AKP mi yoksa DARBE mi diye düşünüp, kantarın topuzunu pek de hoşnut olmayarak AKP’ye kaydırıyorlar.

Her neyse o dönemlerde bile insanlar, bu kadar baskıya rağmen, ölümleri göze alarak sağ veya sol, doğru veya yanlış siyasi bir görüşe, asgari de olsa savunduğu şey hakkında bir birikime sahipti. En azından günümüzde olması gerekenden daha fazla insan vardı bu konularda bilgi sahibi olan ve göze aldığı çok şey olan.

Bu günler de söylenen klişe, apolitize olmak-edilmek, bana biraz da bahane gibi geliyor. O zamanın imkânsızlıkları artık pek yok gibi. Tamam, o günlerdeki cesur yazarlar, akademisyenler, belki politikacılar(?) kalmadı ama artık evlerinizden kitap toplanmıyor, ya da okudunuz diye hapse atılmıyorsunuz. Kitaplarınızı yakmıyorsunuz. Evet, hala damgalanabiliyorsunuz ama bun en azından o zamanki şiddetle karşılaşma riski olmadan maruz kalıyorsunuz. Zaten damgalayanlar da başka bir şeyin peşinden koşanlar oluyor çoğu zaman. Birçok kaynağa da erişebilecek düzeydesiniz.

Buna rağmen neden hala bu söylevi sürdürüyorsunuz, sürdürüyorlar anlayabilmiş değilim. Bu kavram ve anlam kargaşası içerisinde ne demek olduğundan bile emin olamıyorum artık. Ne bekliyorsunuz, politize olmanız için TRT 4 de siyasi dersler verilmesini mi, 60 dakikada öğretecek kitaplar, broşürler mi? T.V. den artık bir şey beklenmeyeceği açık. Devletin zaten böyle bir eğilimi olamaz, devlet mantığına aykırı. Bana biraz bahane gibi geliyor, çünkü hala bu kitap kalın, harfleri de çok küçük diye kitap okumayan arkadaşlarım var.

Merak ettiğiniz şeyi bulacak, hele ki internetten sonra, okuyacak olanaklara sahipsiniz. Madem apolitize olmaktan korkuyorsunuz, o zaman okumaktan, araştırmaktan korkmayın. Ha bazılarının dili çok ağır olabilir, haklısınız ama bazı şeyleri de anlatmanın en basit yolu bu olabiliyor (her ne kadar terimlerden nefret etsem de). Size sadece düşünmek, anlamak ve anladığını yorumlamak kalıyor. Bunun için gerekli yatırımı da aileleriniz yapıyor zaten çocukluğunuzdan beri. Vitamini, proteini alıyorsunuz. Alırken gayet iyi, bari doğru yere harcayın.

Gelmeyin apolitize olduk diye…

Gelecek Çok Yakında…


Post-apokaliptik senaryolardan hoşlandığımı söylemiştim. Arada bir de söylemeye devam ederim. Dünyanın nasıl bir yer olacağını, toplumsal yapının neye dönüşeceğini ve bugünkü yaşam tarzımız ve alışkanlıklarımızın ne hale geleceğini hep merak ederim. O zamanda belki içinde bulunulan durumu yorumlamaya çalışan, haklı veya haksız bulan kişiler olacaktır.
Merak ediyorum insanların nasıl bir dünya hayal ettiklerini. Bilmediğimiz, görmediğimiz bir şeyi hayal de edemeyiz, mantığından yola çıkarak öyle bir dünyanın bu günün izlerini taşıması normal. İnsanların kurabildikleri kötü gelecek senaryoları aynı zamanda yaşadıkları kötü olaylarında izlerini taşıyor ister istemez.
Fazla uzağa gitmeye, hayal gücünüzü zorlayıp baş ağrılarına sebebiyet vermeye gerek yok. Gidin bir devlet hastanesine (eskiden SSK diye anılırdı, şimdi hepsi birleşti daha bir güzel oldu) hasta kuyruklarını, poliklinik önlerinde yerlere oturmuş bekleyen her çeşit insanı, ellerindeki ölseniz gelmeyecek sıra fişlerini, karanlık bir ortam ve pis bir koku içinde görün. Arada bir sedyeyle geçen insanları, inleme, hapşırma, öksürme seslerini, her türlü sağlıksız koşulu falan…
Nükleer bomba atsanız, herhalde sonrasında herhangi bir yerde görebileceğiniz manzara da buna benzer olacaktır. Bu gün bunları görünce o geldi aklıma.
Sıram mı? Evet, geldi. Söylenen saatinden 2 saat sonra…

Arkadaşımın Arkadaşı…


“Toplasam o öğütleri buradan köye yol olur…” ne güzel değil mi? Arada bir gündemi takip ettikçe eski sözler, şarkılar aklıma geliyor, daha bir anlamlı oluyorlar.
Bir somutlaştırma daha yapalım. Ardından bu sefer soruları siz sorun. Yeni bir cep telefonuna ihtiyacınız var. En iyi arkadaşım, dostum (müttefikim) dediğiniz adam da bunun yıllardır farkında. Alamadığınıza da biliyor. Siz ihtiyacınızdan dolayı ne yapıp edip bunu alıyorsunuz. Bu iyi gün dostu arkadaşınız da aldığınızı biliyor ama sırf size kötü görünmemek, etraftan laf duymamak için, işe yaramayacağını bildiği halde size aynı cep telefonundan alıp geliyor. Siz aldığınızı bilmediğini ifade ediyor. Sırf gözünüze girip iyi görünmek için yapıyor bunu. Buradan sonra, bu güne kadar bu ihtiyacınızı görmezden gelip, alabileceği halde size bir telefon almayan bu “can dostunuzu” düşünmeye başlıyorsunuz. Acaba diyorsunuz bu gerçekten bana bir yardım mı yoksa çıkarları doğrultusunda bana iyi görünmek için mi yaptı bunu, hem de artık ihtiyacım olmadığı halde?
Kahramanları da değiştirip konuya tekrar bakalım. Sizin yerinize Türkiye’yi, o “can dostunuzun” yerine de Amerika’yı koyun. Bu cep telefonu da, Amerika’nın sizin yanınız da olduğunu, terörle mücadele de yardımcı olacaklarını, istihbarat sağlayacaklarını söylemesi olduğunu düşünün. Hikâyenin sonunda ki soruları birde buna göre sorun.
30 yıldır terörle mücadele eden, bölgesinde hatırı sayılır bir güç olan Türkiye’nin elinde istihbaratın olmaması gibi bir şey olabilir mi? Müdahale durumunda etkisiz hale getiremeyeceği, nereye ve kime karşı olduğunu bilmediği düşünülebilir mi? Peki, bu kadar yıldır umursamayan can dostunuzun yaptıklarını da kısaca düşünelim, yakın zamana kadar ne terör örgütü ilan edildi PKK, ne de kabak gibi ortada olan yurtdışı kaynaklarına müdehale edildi, belikli uzun zamandır var olan istihbarat bu güne kadar sağlanmadı, Irak yakılırken ne PKK Amerika’ya ne Amerika PKK’ya müdehale etti, adamlar kendi yerleşim yerlerini, soydaşlarını Kuzey Irak’da bırakıp hala Türkiye’ye saldırmaya devam ettiler (ki bu Kürt halkının haklarını savunduğunu, temsilcileri olduğunu söyleyen bir parti için hiç mantıklı gelmiyor).
Bu kadar olaydan ve geçmişten sonra, zaten var olan (ki böyle bir ordu ve askeri anlayış için aksi düşünülemez) istihbarat bilgilerini bizimle paylaşması, bize bir yardım mı oluyor? Yoksa hikayede ki arkadaşımız gibi çıkarları doğrultusunda bize ve çevreye güzel görünmeye mi çalışıyor?
Bunun artık asker-terör işi olmadığı, birkaç kodamanın iğrenç bir oyunu olduğunu artık anlamak ve söyleyebilmek gerekiyor. Alet olmamak gerekiyor bu göz boyamalara.
Daha sorulacak bir çok soru var, ekranlardan gülümsenerek yedirilmeye çalışılan, kalanlarını da siz sorun, hatta soranlarınız varsa bunu artık yüksek sesle sormaya başlasınlar.
Toplasak o yardım vaatlerini buradan köye yol olur…

Meyve Bıçağından Bu Yana…


Elinizde küçük bir meyve bıçağı olduğunu düşünün. Bunu sadece meyve soymak için kullanıyorsunuz. Bununla birini yaralayabileceğiniz aklınızın ucundan geçmez. Amacı bellidir, araç olarak atfettiğiniz değer böyle düşünmenizi engeller. Oldukça da işe yarar, bulunması gereken bir alettir, eğer kolay meyve soymak ve yemek istiyorsanız. Kimsenin bunu sorgulamak aklına bile gelmez.
Günlerden bir gün, hiç aklınızda yokken, iyi veya kötü niyetli olarak, bunu bir silah gibi kullanmaya, bununla birisini öldürmeye, yaralamaya başladınız. Daha önce olmamıştı çok şaşırdınız, insanlar bunun bir silah olarak da kullanılabileceğini gördüler. O panik içerisinde bundan kurtulmanızı, çok tehlikeli olabileceğini söylediler. Siz bile şaşkınsınız bu duruma. Daha önce başınıza gelmemiş, hala aklınızda meyve soyduğunuz o mutlu günlerin görüntüleri üşüşüyor. Bunu atmanızı söyleyen insanlara, bu duygusallığınız ağır basarak, bu meyve bıçağıyla meyve soyduğunuzu, daha önce böyle bir olay başınıza gelmediğini, bundan sonra da sadece meyve soymaya devam edeceğinizi söylüyorsunuz. Toplum olarak sizde dahil herkes rahatlıyor, bir oh çekiyor. Nasıl olsa sadece meyve soymada kullanacaksınız. Ne siz ne de başkası buna bir şey diyemiyor, çünkü öyle kullanıyorsunuz. Bununla beraber alternatif bir kullanımı olduğunu da ister istemez görmüş oluyorsunuz.
İlerleyen zamanda artık bir aracınız olduğuna göre, bir amacınız da olması gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Araç-amaç ilişkisine aklınızca yeni bir boyut getirmeye başlıyorsunuz. Bu masum meyve bıçağının ellerinizde neler yapabildiğini gördükçe, gördüklerinizi yapmaya başlıyorsunuz. Silah özelliği giderek artan bir meyve bıçağı oluyor bu. Her ne kadar meyve soymak kadar olmasa da artık fazlasıyla silah olarak da kullanıyorsunuz. Bir silahın size neler sağlayabileceğini biliyor ve istiyorsunuz. Kaygılar daha da artıyor; “bu yok edilmeli bu bir silah da olabiliyor aynı zamanda ve çok tehlikeli artık amacından sapmış durumda” diyerek. Siz artık o eski siz değilsiniz, gözleriniz de hafif kanlanma “hayır, arada bir böyle şeyler için kullansam da o hala yararlı bire alet, meyve soymaya da devam ediyorum, hem daha çok meyve soymakta kullanıyorum, bu yararlarını yadsıyamazsınız” diye karşı çıkıyorsunuz.
Etrafınızdakiler bunu, ilk seferdeki gibi yemeseler de kabul etmek zorunda kalıyorlar. Meyve soyma işini önemsiyor ve ihtiyaç duyuyorlar. İçleri ilk seferde olduğu gibi rahatlamasa da kafalarında daha çok kaygıyla geri çekiliyorlar.
Fakat süre geçtikçe bu aletin kullanımı giderek değişmeye, meyve soymanın yanında aynı zamanda da saldırmada bir silah olarak da kullanılabiliyor. Artık böyle kabul görmeye başlıyor. İnsanlar yavaş yavaş bunu benimsiyor. Bu benimseme bu masum meyve bıçağının silah olarak da kullanılmasını yaygınlaştırıp aynı zamanda legalleştiriyor da. Artık silah olarak daha fazla kullanıyorsunuz. Çünkü o zaman elde ettikleriniz artıyor. Size bir güç ve zenginlik kazandırmaya başlıyor. Ama siz arada bir meyve de soyup, bunu hala yararlı bir amaç için kullandığınıza kendinizi inandırıyorsunuz. Silah olarak kullanmaya bahane yaratıp, yol açtığı(nız) şeyi görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Giderek bu sizi de rahatsız etmeye başlıyor. Bunu artık atsam mı yoksa eskisi gibi sadece meyve soymak için kullanmaya devam mı etsem diye düşünüyorsunuz. Ama artık bunun bir önemi kalmıyor, bir kere silah olarak da kullanılabileceği, kullanıldığı ve geri dönüşü olmayacak bir biçimde yaygınlaştığı görüyorsunuz. Yararsız işlevleri de artmış almış yürümüş artık, legalleşmiş, herkesin kullanımına açılmış. Meyve bıçağınız artık değişmiş tamamen bir silah olarak anılma yolunda ilerliyor. Yarardan çok zararlı olmaya başlamış. Bunu engellemenin bir yolu yok. Arada bir birileri çıkıp bununla meyve soyduğunu, aslında çok yararlı olduğunu, meyve soyulduğu zaman ne kadar masum olduğunu söylese de artık bu bir şeyi değiştirmiyor. Araç bir kere tecrübe edilip farkı çıkarlara da hizmet ettiği, farklı kazançlar da kazanıldığı görüldükten sonra bu hareketin tekrarlanmaması, silahın adam öldürmemesi gibi bir şey imkânsız hale geliyor.
Buraya kadar okuduysanız şimdi, bu ilk başta masum olan meyve bıçağının televizyon olduğunu düşünün, bunu kullananın da siz ve ya kanal yöneticileri, yayın akışını kontrol eden, denetleyen ve uygun gören kişiler olduğunu düşünün.
Bir yerden sonra, yarardan çok zararı dokunduğunu gördüğünüz, artık zarar vermeden kullanamayacağınızı anladığınız bu aleti ister atarsınız ister hala “ben meyvede soyuyorum, meyve de soyulabilir öyle olduğu zamanda olmazsa olmaz” diye içinizi rahatlatmaya devam edebilirsiniz.
Hangi amaca hizmet ettiğini ve artık bunun bir geri dönüşü olup olamayacağını, kullanılmaya devam ettiği sürece zararlarına rağmen hoş görüp göremeyeceğinizi, zararlarının artması olasılığını ve ne kadarına daha katlanabileceğinizi ve razı olabileceğinizi de bununla birlikte tekrar düşünün. Ne yapacağınıza karar verin.
İyi seyirler…

Ne İmam Ne Hatip?...


Öğrencinin derdi tasası bitmez. Eğitim sistemi baştan kokmuş. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla, bu çöküşün patırtısı gürültüsü duyulmuş olmalıydı. Bundan bilmem kaç yıl önce. Her sene değişen sınav sistemi, öğrencinin devlet idaresinde kobay olarak kullanılması, saçma sınavlara tabi tutulması, medeni ülkeler seviyesine erişmek amacıyla onların bile dayatmadıkları kuralları, gençlere ayak bağı yapılması…
İmam-Hatip meselesini bunların dışında tutmak gerekiyor ne yazık ki…Bunun sorumlusu öğrenciler değil tabii ki. Başından beri bunu siyasi bir araç gibi kullanan ve amaçları doğrultusunda yönlendiren iktidarların suçu bu. Bunlar üzerinde oyunlar oynanmasaydı, kendilerine seçmen çiftliği kurmuş gibi davranmayıp, (her okul ve öğrenci için söylemiyorum bunu) kendi örgütlerinin tabanı gibi kullanıp, beyin yıkamasalardı sanırım bu itirazlar İmam-Hatip Liseleri üzerinde yoğunlaşmayacaktı. Hala katsayı sözü geçince iktidar bile sadece İmam-Hatip Liselerine güvence veriyor merak etmeyin diye. Meslek Lisesindeki çocuklarda buna karşılar. Katsayı kalksın istiyorlar ama onların adı bile geçmiyor. Onlar kullanılarak bir şeyler değiştiriliyormuş gibi hissediyor insan. Meslek Lisesindeki arkadaşların dikkat etmeleri gereken hususlardan birisi bu. Evet sorun onların sorunu ama bunu çözeceği teminatını veren siyasilerin ağızlarında meslek lisesi lafı yok dikkat edin. Sadece İmam-Hatip Liseleri var ve meslek lisesi olarak sadece bunlar kastediliyor. Sizin mağduriyetiniz kullanılıyormuş gibi hissediyorum. Bunu ufak haber yorumları ve açıklamalarla kendiniz de görebilirsiniz. Duygusal düşünmeyin, kullanılıp kullanılmadığınıza dikkat edin.
Kaldı ki anketlerden bahsediliyor. Orada okuyan arkadaşların çoğu İmam olmak istemiyor. Bu bir meslek lisesi ve mesleğe yönelik adam yetiştirmekle mükellef. Buna göre de üniversitelerde ilahiyat fakültelerine ayrıcalıklı olarak, artı puanla gidebiliyorlar. Bakıyorsunuz kimse imam olmak istemiyor. O bir meslek grubu değil mi? Yoksa bunun altında başka bir şeyler mi yatıyor? Ailelerin ve tabii oldukları grupların çıkarları var mı yok mu düşünmeden edemiyor insan. Seçmen kampı gibi kullanıldığını düşünüyorum ister istemez. Birde şu var ki bildiğim kadarıyla İmam olarak atananlar devletin farklı kadrolarına da geçiş yapabiliyorlar. Kadroculuk kuşkusu da insanın aklına geliyor. Bunu yapılan kpss sınavlarındaki aşırı imam ihtiyacından da anlayabilirsiniz. Sonra şunu da karşılaştırın bir zahmet, camii sayısı ve alınan, ihtiyaç duyulan imam sayısı birbiriyle orantılı mı? İmama göre mi camii yapılıyor yoksa camiye göre imam mı alınıyor belli değil. Özellikle bu kadar öğretmen kıtlığı varken yatırımın bunlara yapılması ilginç.
Efendilerin şöyle de bir savunması var. “Öğrenciler buraya dini eğitim almaya geliyorlar ama ileride doktor, mühendis olmak istemeleri suç mu, yasak mı?” ilk bakışta çok masum görünüyor evet. Haklılar da. Birde şöyle düşünelim o zaman. Madem meslek liselerinden bahsediyoruz. Endüstri meslek lisesinde motor bölümde okuyan bir arkadaşı ele alalım. Aynı İmam-Hatip mantığını burada da kuralım. Onun da velisi ya da toplumsal temsilcisi şöyle desin “ben çocuğumu motor eğitimi alması için gönderdim, onun şimdi doktor olmak istemesi suç mu?” Mantıklı geliyor mu? Onun için zaten Endüstri Meslek Liselerinden bahsedilmiyor. Orada aldığı dersler üniversite de gittiği bölümde bocalamasına yol açacağı düşünülmüyor. Kaldı ki ara elemanın çok önemli olduğu söyleniyor. Neden peki burada ki arkadaşlar kendi mesleklerini değil de başkalarını seçme yoluna gidiyor. Bu devletin aslında ara elemana değer vermediğini, süründürdüğünü ve kimsenin de öle olmak istemediğini göstermiyor mu? Kaldı ki Endüstri Meslek Liselerinin de mühendislik seçmeleri durumda avantajları var yanlış hatırlamıyorsam. Yani mühendis olmaları, düz liselere gidenlerin aksine daha kolay, söylendiğinin tam tersi olarak.
İmam-Hatipleri bunun dışında tutmak lazım derken bunu kastediyordum. Oradan mezun olup meslek sahibi olunmuyor mu? Adı üzerinde meslek lisesi ve bir mesleğin var. Neden başka kadrolara da kaydırılmak isteniyor? Daha Önce dinin toplum üzerindeki etkilerinden çokça bahsetmiştim. Tartışılmaz bir dogma haline getirildiğini ve manipüle etmekte kullanıldığını söylemiştim. Bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde oradaki öğrenci arkadaşlar bu dogmalaştırma yüzünden, belli bir görüş altında yetişiyorlar. İktidarlar açık açık yapmasa söylemese bile bu arkadaşların, temelden oluşan görüşleri doğrultusunda seçimlerini yapacakları aşikar. Bunun sebebi hep söyleyip durduğum gibi hayatlarının dini bir temele oturtulması ve tartışılmaz bir gerçeklikmiş gibi dayatıp, onlarında aynı şekilde dayatmaları.
İşin aslı şu, diyelim ki dini kökenli doktor, hakim, yargıç, iş adamı ve yönetici olacak. Peki bu görüşleri belli olan gruplar ileride kimlerin işine yarayacak, şu anda arada bir rastladığımız kadarıyla kimlerin işlerini görecek ya da hangi siyasi hareketin tabanı olacak…Diyelim ki oldu bu köktenci anlayışla, çoğunluk gücü sağlanarak nasıl bir demokrasi ortamı yaratılacak…

Öl de Ölelim…


Arada bir de olsa şaşırtıcı cevaplar geliyor hükümetten. Afganistan’a asker göndermeyle ilgili olarak Cumhurbaşkanı “muharip güç göndermeyeceğiz, müslümanı müslümana kırdırmayın, daha sonra ne yapacaksınız, toplu olarak itlaf mı edeceksiniz” dedi. Şaşırtıcı. Amerikan güdümünün yoğun olarak hissedildiği bir hükümetten beklenmeyen açıklamalar.
Umalım ki bu oyun görülmüş olsun, ya da bilindiği halde politikaya kurban edilmesin ulusal değerler. Bir devlet olduğumuz ve güçlü olduğumuz söylemleri, onur ve gurur yanlış karar verilip de ayaklar altına alınmasın.
Ola ki yanlış karar verildi, o zaman insanlar daha belirgin şekilde görmeye başlayacaklar bir sömürgeye dönüştüğümüzü. Umarım aynı şekilde, GDO’da yapıldığı gibi kâğıt üzeri oyunlar da yapılmaz millet üzerine.
Söylüyorum çünkü iktidarın ne kadar bağımlılık yapıcı, ne kadar insanı cüretkâr hissettirdiğini ve iktidar için nelerin kurban edilebileceğini biliyorum. Biliyorum, bir kitlenin kendisini bu iktidarın parçasıymış gibi hissettiğini ve ne denirse denilsin koşulsuz itaat edeceğini görüyorum.
Milletin aklı olma mertebesine getirilmiş, layık görülmüş insanların, gerçekten buna layık hareketler yapması dileğiyle…
 
Related Posts with Thumbnails
© 2009 - Bir İnsanı Sevmekle Başlar Herşey.. | Free Blogger Template designed by Choen

Home | Top